İNSAN I

Image 01
Eser No: 54
Sayfa: 494
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Aralık 2009
Takdim İçindekiler Fragmanlar
İNSAN I
Büyük Doğu - İBDA

FRAGMANLAR

Levha: 5 Eylül 1988... Hayriye isimli tanımadığım bir kız, annem ve ben... Hayriye ile evlenmemizin sözkonusu olduğu garib bir karışıklık içinde, meramımı lûgattan “Ahmed” başka ismime göre, “suyun akması” olarak anlatıyorum... Bu çerçevede fikrî mesaideyim!

Hayrî: (Hayriye) Hayra âit. Hayırla alâkadar: 820.
Muzi’: Meydana çıkaran, açığa vuran: 820.
İzah: Açıklamak: 820.
Müfettiş: Teftiş eden. Araştıran: 820.
Dahya’: Rûşen, parlak ve nurlu nesne: 820.
Ihrit: İsmi işitilmeyen bitki: 820.
Adahî: Kurbanlar: 820.
Maişet: Yaşayış, ömür. Yaşamaya lüzumlu maddeler: 820.
Muhassas: Birine âit kılınmış. Tahsis edilmiş. Tâyin edilmiş: 820.
Muhassis: Tahsis: 820.

Say’: Suyun akması: 140.
Nass: Kat’ilik, kesinlik, açıklık. Tevile ihtimali olmayan söz veya delil: 140.

Ahmed: 53.
Müz: (Kartal Cezaevi’ndeki “Telegram” seanslarında, maddî ve mânevî her türlü varlık, görünen veya hayâlî her türlü suret, halüsinasyon ve cin gibi varlık, –ve isim bahsini de alâkadar eder bir mesele olması bakımından bildirelim ki, eşyaya şahsiyet verme ve ona biçilen suret– bakımından en çok kullanılan kavram, “müz” idi. Fikir, hayâl, cisim, gizli; kısaca herşey “müz”... Denizdeki sayısız ve elbette hiçbiri birbirine benzemez dalganın herbirine durumuna mahsus bir isim versek de neticede tek deniz olması, bu mânâda Üstadım’ın “Marmara’nın neresinden bir bardak su alsan, aynıdır!” demesi gibi, herşeye “müz” denmesi. Ne var ki, ilâç terkiblerini gösteren katalogdan temin edilen reçete gibi hazırlanmış kurgulardan mı hareket ediyorlardı bilmem, “o müz, bu müz” derken, son derece çevik dilli geveze, “peki müz ne?” deyince tutuldu ve bir daha sormalarım üzerine de hep lâfı kesti... İngilizce, muse: Şâire yardım eden ilhâm, ilhâm eden güç. Müzlerden biri... Muse: Düşünceye dalmak, derin düşünmek; temaşaya dalmak... Fransızca, muse: Sanat tanrıçası, müz. Şiir. Şiir dehası... “Telegram” isimli eserimizde “Castaneda”dan yaptığımız ve “Telegram” vesilesiyle diye aktardığımız bölümler, eşyaya-şeylere şahsiyet verme meselesiyle, bu gözle görülmeli. İslâm büyüklerinin, meselâ “namazın cesetlenmesi”nden bahsetmeleri, yahut Hazret-i Ali’ye dünyanın çok güzel bir kadın olarak yönelmesi ama onun bunu reddetmesi, işaretlediğimiz mevzudan sezilmiyor mu?.. Yine, “Telegram”la ilgili bir not: Cin, “cins”e nisbetle, görünmez ve gizli olan; Kur’ân’a göre, dumansız ateşten yaratılmış bulunan... Cinin büründüğü geçici görüntü ve cismanî heyetin ismi de, Perisperi... Mücerret bir gizlilik ve cismanî heyet arasında, her iki mânâya da akar ve perisperi keyfiyetini andırır, seyyaliyet ve ahenk niteliğinde varlık-var oluş ifâde eder “müz” kelimesi.): 53.
Heyula: Eski felsefede, eşyanın aslı ve gerçek olan kısmı. Zihinde tasarlanan korkunç hayâl: 53. (cilt 1,s.75-76)

Abdülhamîd: (Yevmiye: Malûm olduğu üzere, Üstadım’ın dedesi, Abdülhamîd devrinin adliye ricalindendir ve Ermeniler tarafından Abdülhamîd Han Hazretlerine yapılan suikast hadisesini muhakeme eden mahkemenin reisidir… Bana, Abdülhamîd Han hakkında yazdığı eserde dedesinin bahsinin geçtiğini söylüyor ve ekliyor: “Okumuşsundur!”… Hâdiseyi hatırlıyorum da, hâdiseye bakan zâtın ismini ve onun Üstadım’ın dedesi olduğunu hatırlamıyorum! –(Fena!.. Ama yüzlemiyor!) –Birinci cilt olarak yayınlandıktan sonra, ikisi bir arada yayınlanan baskıda olabilir mi?–): 169.
Kust: Topalak otu: 169.
Atıs (Şafak) 29= 140+29= 169.
Kıst: Hisse. Nasib. Mizan. Parça parça verilen hediye. Adalet etmek: 169.
Saade: Yokuş başı: 169.
Kanıt: Delil: 169.
Cevsak: Kasr, köşk, konak: 169.
Hifaf: Tavaf etmek. Zinet vermek. Yan, taraf: 169.
Macun: Hamur kıvamındaki ilâç. Hamur gibi yoğurulmuş şey: 169.
Mâhasal: Hâsıl olan, meydana gelen. Netice: 169.
Magnatıs: Mıknatıs: 1169. (cilt 2, s.88)