İnsan

Image 01
Eser No: 53
Sayfa: 336
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Ağustos 2008
Takdim İçindekiler Fragmanlar
İnsan
"Erkek ve Kadın"

TAKDİM

İnsan, bu meçhul; meçhul olan, “insanî hakikat” ve ondaki kaderimiz. Kadere değil, hâlimize şuurumuz olabilir; o da, olduğumuz veya olabilidiğimiz kadar. “İnsanî hakikat”e nisbetle, erkek veya kadın olabilmenin şartlarına sahib olarak dünyaya geliyoruz; oalbiliyoruz veya olamıyoruz. İslâmî mânâda tekâmül, topyekûn varlığın insan için ve insanda tükenmesi, insanın da Allah’ta tükenişi olarak, insanın varlıkla Allah arasında BERZAH-KÖPRÜ olmasıdır. Bu mânânın başında, topyekûn insanlığa BERZAH-KÖPRÜ olan Allah’ın Sevgilisi var; sonra nebiler ve derece derece insanlık.

“İnsan”, nisyan’dan gelir; unutmak. Allah’a yakın olmanın, “hatırlamak” olduğunu, Allah Kur’ân’da bizzat Resûlü’nün şahsınde, “O’na öğretiklerimiz, hatırlattıklarımızdır” meâlinde bir âyetle bildirmiştir. Yaradılışta âit olduğumuz ve ona doğru tekâmül edebilmek için geldiğimiz dünyada “olunması gereken”i if^de eden “insanî hakikat”i. Öyle bir hakikat ki, Allah’ın tecelli aynası hâlinde, kökü ezelde ve ebed müddet tekâmüle açık, -bir şeyde fanî olmak o şey olmak demek değildir hakikati içinde-, ebediyen kul haddini bildiren hakikat. İmân kanadı bunu bölece bildirir; inkâr kanadı ise, ezel ve ebed ölçüeri içinde hemen bir hiç olan dünya hayatındaki mustakil arayışla, neticede önünü görmeyen bir kördür. O, bir gereklilik olarak “insanî hakikat” ve Yaratıcıdan bahsetse bile, bu hakikati değil de, onun gerekliliğine âit bir intibaı göstermekten öteye gidemez.

İnsan davranışlarının sebebini arayan psikoloji, “olunması gereken”in ilmi değildir ve bunu mevzu edindiği kadar, felsefenin içine girer; bunun dışında ise, bir takım ruhî hâl tasvirlerinden, sıhhate ve tedaviye hait olarak, doğmuş olduğu tıbba doğru... Felsefenin, “olunması gereken”e dair bütün söyledikleri de el yordamından ibaret.

İnsanın cahil, zalim ve aciz oluşu, Kur’ ân hükmüyle sabit; demek ki, seçme yapabilme ve tekâmül edebilmenin bütün şartlarına sahib; dünya da, onun takva sahibi olabilmesi şartlarında yaratıldı. İnsanın zayıf ve eksiklik duygusu içinde oluşu ve bunun tekâmül sebebini göstermesi bir bedahet; ama neticede varoluşunu kendisine nisbetle gerçekleştireceği “olması gereken” gerçek din ihtiyacı yerine, bunu “dinlerin doğuş sebebi” diye ve insan güçlendikçe dine ihtiyacı kalmayacağı şeklinde değerlendirenler de var. bu da, insanın “düşünen varlık” vasfıyla, Allah için olan “insanî hakikat”in şahsında doğrulayıcısı bir marifet ve tekâmül yolunda olabilmesi kadar, bu mânânın haini de oalbileceğini gösteriyor. İnsanın zalimliği, imânda olup olmaması ve Allah’ın emrilerini yerine getirip getirmemesi kadardır... Emirleri yerine getirebildikçe varoluşun hakikati üzerinde olmak var: Şeriat zâhirî akıl, akıl bâtınî şeriat... Buradan akıldan maksad, selim akıl ve ruh.

Üstadım’ın dediği gibi, “kâinat lisanla çerçevelendi ve varlık insanla mühürlendi!” Her varlık, kendi hâli içinde alıcı ve verici; erkek ve dişî. Topyekûn varlığın merkezinde, muhit kendini nisbetle olan “İnsanî Hakikat”, Ruh-î Muhammed var; Allah’ın tecelli aynası. Erkek veya kadın, Allah’a yakınlık veya uzaklık, “insanî hakikati” nefsinde yerine koyabildiğin kadar. Tasavvufta, nefsimiz dişidir. Nefs, erkek veya kadın cinsi, şuurlu benliğimizi, yahut kalb hakikatinde bitişik ruhun mukabil kutbunu gösteren bir kavram. Bu çerçevede, cinsiyet olarak kadın ve erkek, “insanî hakikati” yerine koymaya memur; bunun hudutsuzluğunu eserin içinde göreceğiz. Bize Kur’ân’da bildirildiği üzere şahdamarımızdan yakın, bunun yanında ne ki o sanırısın, O değil Allah; Üstadım’ın bir Noktalama’sında, “Kandından kendisinde olmayanı isteriz – Hasret yerinde kalır ve biz çeker gideriz!” demesindeki mânâyı, “Allah’tan başka herşey batıl!” ölçüsü ışığında, nefsimizin ütün mânâlarını içine alan diye görebiliriz: O olmamak üzere ebediyen O’nunla O’na doğru, kul haddi mahfuz, hep tükenesiye ama tükenmeyen insan. Allah, “Yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığınırım” buyuruyor; büyük velinin, “bir veli mevzuunu bulamaz ki ben desin!” dediği hikmet, herşeyiyle-itaatiyle O’nun olmuş mânâsına O olmuş insanın, gerçek müminin ölçüsünü ve buyurulanın hakikatini gösteriyor; niyet olarak mutlaka benimsememiz, karınca ayaklarıyla da olsa “olması gereken” bu.

Kıvam ve ruhî muvazene meselesine, tıbtan kıyasen güzel bir misâl: “Bütün maddeler zehirdir, ilâcı zehirden ayıran dozudur!”... Şuur seviyesinin her değişmesinde, gerçeklik seviyersinin de değişmesinden bahsediyoruz; bunun içinde bilmediğimiz ve bilemeyeceğimiz, uydurma “dır ve tır”lardan kaçınmamız gereken ve keyfiyetlerini Allah’a havale etmemiz lâzım hakikatler de var. ruhî ve aklî hiçbir ilimle malûm ve hiçbir hükümle mahkûm olmyan Allah ve O’nun her varlığın kendi derecesinde görünen ehadiyet-birlik tecellisi, sırrı; sırlar, -bunu anlamak için müslüman olmak da gerekmiyor-, bütün ifâde biçimlerine karşı koyar. Anlama vasıtalarını ve istidadımızı bildikten sonra, Üstadım’ın “Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var!” demesindeki hikmet içinde karşımıza çıkan her şeyde bu şuur: “Keyfiyetleri Allah’a havale ediniz!”... İmam-ı Gazâlî Hazretlerinin, itminan bulduktan sonra imân ve sair bilgide iktifa etmek diye bildirdiği hususu, aşkın tarifi içinde görebiliriz. Aşk, insanı mevzuuna uygunlaştıran bir çekim ilâcı, mevcut olan kanaat ve elde edilmesi mümkün olmayana âit arzuyu terketmektir; mevcut olana kanaatten kasıd, kavuşmak mümkün olmasa bile, nsıl ki aşık olunandan, o hâlde vazgeçilemez. Tam da imhanın tarifi! Mevcut olan hâldir ve tekâmül de onun daim olması gereken açlık hissini “dozunda” doyurma süreci... Hem erkek, hem kadın için!

Ne olmalı, nasıl olmalıyız? Evvelâ kendi kendisi bakımından mesele olan insanın, derunî-iç dünyasının ve genişliğine doğru şu alelâde hayat plânı için, şuurun bütün yön-seviye ve ihtiyaçlarına cevab verebilecek bir “insanî hakikat” anlayışı bulunmadan, günümüzün şu bildik kadın-erkek meselelerinin çözümüne dair söylenen herşey, koppuk ve güdük kalmaya devam edecektir. Mutlak Fikrin gerekliliği ve kurulamazlığı, şuur seviyesinin bunu idrak ermiş imân mevzuu önünde, İslâm’dan başkası yok... Bu eser, uyarıcılık ve meseleleirn çözümünde bir vahid-i kıyas olmak niyetinde!

Bîrdozî. (Kürtçe.): İdeoloji. (Bîr: Hatırlamak... Dozî: Amaç, dava, dava adına yürütülen faaliyet... Bir ayet meâli: “Ona (Allah Resûlü’ne) öğrettiklerimiz, hatırlatmaktan ibarettir.”... Birr: Temizlik, masumluk. Gönül, kalb. Tilki eniği. Salih âmel. Takvâ. İhsan etme. Sevketme... İdeoloji’nin en güzel taifi kendiliğinden görünüyor: Hayâlindeki Cennet idealine doğru, akıl ve ruh dozunda teşekkül eden fikrin, insanları sevk amacı havi tutarlı bütünü.): 239.
Rıhal: Büyük halı. (Bir: Yıldırım: Halı, kilim, DÖŞEK, örtü, seccade.): 239.
Mifsal: Dil, lisan: 240= 1239.
Zaman: Devir, çağ, devre, mevsim: 98.
Ziman. (Kürtçe.): Dil, lisân, lehçe: 98.
Büyük Doğu’nun yürüyüşü (Büyük Doğu-İBDA) olarak meramımız anlaşılıyor!