İmân ve Tefekkür

Image 01
Eser No: 52
Sayfa: 312
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Ağustos 2007
Takdim İçindekiler Fragmanlar
İmân ve Tefekkür
"İmân ve İki Âlem"

TAKDİM

Her türlü insan faaliyeti, neticede ruhî çabaya dayanır; onun ne ifâde ettiği ve neye dayandığı ayrı mesele, imân, onun kesiksiz ve umumî sürecinde mevzuuna mahsus görünen hükümler gibi, bu sürecin merkezindedir... İmân'ı, Allah ve genel olarak Tanrı inancı niyetiyle kullandığımız için, zıddına inkâr diyoruz. Oysa, inkâr da bir imândır, –yaratıcının olmadığına imân– ve böylece imânı, imân ve inkâr kutublarıyla beraber, birinden diğerine geçiş her ân mümkün, ruhî idrak olarak görüyoruz.

Aslına veya asıl bildiğine yöneltilmek üzere, herşeyde doğrudan veya dolaylı görünen ve herşeyi kendinde toplayan mihrak duygu; muradı ve kıymeti Allah niyetine, mücerret mânâda inanmanın kıymeti, “inan da, istersen bir odun parçasına inan!” diye belirtilmiştir... Abdülhakîm Arvasî Hazretleri böyle buyuruyor.

İnanma, Allah'a inanmak için var; ve insan ruhunun aktığı herşeyin müntehasında, varlığı hiçbir varlığa muhtaç olmayan O var... Yakîn getirdiğimiz bir hakikat: “Kâinat'ta maddî ve mânevî tek hâdise ve fiil tanımıyorum ki, Allah'tan haber veren büyük telgraf şebekesine bağlı olmasın. Bütün istikametler Allah'ın; nereye sapsan ona dönmüş olursun!”... Üstadım böyle buyuruyor.

İmân, akıl işi değildir, akılsızlık işi de değildir; ona, göründüğü yerde, aklın “ruh” anlamı bâki, “imân aklı” da diyebiliriz. O doğrudan biliştir; ve kendi nasibi içinde, dinî veya dinî olmayana bakar... “Dinî”den kasıt, asıl; yâni İslâm. Saf ve pür bedahet hâlinde bir bilişle imân yanında, düşüncede kendini aşma kabiliyeti vardır; insan, KUŞATAN'ı kavram yoluyla değil, varoluşan KARAR ve İMÂN'la tanır. Herşey bir nasib ve vesile meselesi.

Aslı İslâm'da olan imânı, zıddımıza da hasrederek kullanmamız, İslâm'ın izzeti ve kuvvetindendir. Tekrar: “İnsan ruhunun aktığı herşeyin müntehasında, Allah var”... O'na imânın hakikati de, Sevgilisi'nin bildirdiği yoldan... Mü'min için imânın hakikati, hiçbir imânı görmezden gelmeyecek ve hakikatini ona gösterecek şekilde şudur: “Küfrün kaynağını bilmeyen, gerçek imânda olamaz!”... Bu bir YAŞANAN'dır, konuşulan tarafı ayrı. Birincide olanlara NİSBET'le konuşanız!

Üstadım'ın imân ve itikad bahsinde söylediklerini, şuna buna bağlamadan mücerret mânâsıyla görelim... “Dinin itikadlar manzumesi” olmasını da, yukarıda anlattıklarımıza nisbetle, “ne soydan olursa” diye:
— “İtikad, mücerret inanma keyfiyeti... İnsanoğlunun, perdelerini açmak üzere geldiği kâinatta ulvî mânâlar ve üstün gerçekler manzumesini doğrulama ve benimseme şuuru... İmân ise, bu manzumenin merkezî mânâ noktasına bağlanma duygusu... İtikadın dairesi din, imânın da yaratıcı kudret... Böylece dinin tarifi de ortaya çıkıyor: Din, topyekûn varlığı icâd eden yaratıcı müessire bağlı itikatlar manzumesidir.”
İtikadlar manzumesi, maddeci ve ruhçu nitelemesi içinde ne soydan olursa olsun.

Kelime ve kavramların, kullanıldığı yere göre mânâ verip aldığını yeri geldikçe vurguluyoruz... Bu cümleden olarak “şuur”: Muhakkak olan birşey varsa, o da her türlü doğrudan doğruya tesir dışında “geist-ruh-kader” ile “ben” şahsiyet alanı “şuur”un asla birbirine ircâ edilemeyeceğidir. Şuur onun özü değildir; ancak ve yalnız, değişen veya gelişen istikrarsız bir keyfiyetidir. Bütün kalbler, beyne yansıyan ışık, aynı ânda Allah'ın iki parmağı arasında... İslâm büyüğünün, “insanın istidadına değil, hâline şuuru vardır!” dediği dava. İtikad manzumesi İslâm içinde bir imân, neticede bir nasib meselesi.

Ehadiyyet: Allah'ın her şeyde kendine âit birlik tecellisi... Melekut: Allah'ın mutlak müessirliği. Herşeyin kendi mertebesinde, o mertebeye münasib ruhu, canı, hakikati. Bir şeyin içyüzü. Ruhlar âlemi. Hükümdarlık. Saltanat.

İki kelime; ehadiyyet ve melekut... Eserin ismini ve muhtevasını gösteriyor... Bu çerçevede, zıtlarımızı da içine alıcı bir genişlikte bakarsak: Karşımızda, yüzyüze olduğumuz bir insan düşünelim. Bizim sağ tarafımızın karşısında, onun sol tarafı, sol tarafımızın karşısında ise onun sağ tarafı var. Eğer kendimizi bir ayna karşısında düşünürsek, sağ tarafımız sağımıza, sol tarafımız solumuza bir görüntü çıkar. Bu görüntüye, çevremizdeki eşyadan ve hattâ kendi bedenimizden kopmuşçasına dalıp gittiğimizi düşünelim... Bir taraftan hafızamdaki mânâları canlandırıyorum, bir taraftan da sözkonusu dalgınlık içinde onlar üzerinde tasarrufta bulunup tahayyül ediyorum; hayâl ve hayâl kurmak-hayâl ve tahayyül meselesi... Bu misâldeki gibi, etrafımızı çeviren kâinatta gördüğümüz unsurlardan mürekkeb yanımız konuşurken-konuşturulurken, sanki kendim onun aksiymiş-yansımasıymışım gibi bir mânâ doğuyor. O zaman cesedimizle birlikte, ruhu, mânâyı, şuuru ve düşünceyi, onun ürünü ve yansımasıymış gibi görmek kolaylaşıyor. Aynadaki görüntü, ben değil benden; her ne kadar aradaki farkı bedahet olarak biliyor ve hissediyorsak da, ister netice, isterse o dalgınlığın aklî formları içinde anlatılışı olarak, –aynadan kasıt kâinat ya!–, böyle bir vehim olabiliyor... Bunun tersi: Gözü kapalı bir dalgınlık ve kendinden geçme şeklinde, sadece kendimizi hissettiğimizi düşünelim. Benim şuurumu-farkındalığım veya benim şuurumun dahil olduğu şuur –nitelemeleri çeşitli!– içinde, kâinat onun yansıması... Her iki durumda da ortak olan yan, şöyle veya böyle bizim şuurumuzun dahil olduğu bir şuurun bulunduğu meselesidir. Hâliyle, her ikisine âit söylenenler birbirinin aynı ve birbirini andırır oluyor; halbuki muradlar ve kasıtlar birbirine aykırı olduğu gibi, nüanslar arasındaki tezatlar, karşıtlar arasında olduğundan daha fazladır... İmâm-ı Rabbanî Hazretlerinin bir beyitle bildirdiği gibi:
— “Dostum, az ayrılığının azlığı yoktur; — Göze gelen kıl, yarım dahi olsa çoktur!”

Devam... Ben –şuurlu kişiliğimiz– varım, kâinat var; her ikimizin de kuşatıldığı veya eşyanın yahut benim içimde-bağrımda olan, bütünlüğümüzü eşyaya veya bana hamledilerek gösteren bir hakikat var. Buna, nitelemelere göre, ister bana nisbetle kâinatın kuşatan olması, ister kâinat ve benim kuşatılan olma durumumuz, ister kâinat yahut benim bağrımda –ben'den içeri ben– kuşatan diyelim. İkimizin bu birlikte birliği veya birlik yanı, benim onun bir parçası olmam veya onun benim –müteâl, aşkın ben'in– bir parçası olması demektir. Kâinat şuuru açısından bakıldığında, ben kâinat içinim; tersi açısından bakıldığında, kâinat benim için... Bu türlü gidiş gelişler içinde, sayısız maddeci, maddeci mistik, eşya veya insanı ön plânda tutan mistik ve ruhçu YAŞAMA sistemleri ve görüşler vardır, kurulabilir. Oysa mesele, adına izafeten konuştuğumuz “mutlak olması gereken”in kendi ne diyor? Cevab beklemek değil de, pekiştirme adına soralım: “Mutlak” diye birşeyi kabul ediyor muyuz, etmiyor muyuz? “Varlık” şeklinde olmasa ve “hiçlik” de olsa... Kendinde olmayanı verme şeklinde, hiç'ten varlık ve şuur-şuur ve varlık çıktığı kabul edilirse, tekâmül anlayışıyla bakarsak, böyle bir durumda “hiç” mutlak değildir; “hiç” şeklinde bir şuur varsa, o zaman o “hiç” değildir. Kâinatı kendi kendine yeten bir mutlaklık olarak görürsek, hiç'i mevcudun karşıtı hâlinde varlıktan çıkma, aynı temelde canlılığı-ruhu ve şuuru buna bağlama, “bilgi edinme” faaliyetimiz açısından bakıldığında, neticede şuurun lüzumsuzluğu, giderek yaşamanın lüzumsuzluğudur. Bilgi edinmek için ve bunun mânâsız olduğu yerde şuura-şuurlu olmaya ne lüzum var?

İşin diğer yönü: Mutlak bilgiyi, öyleyse bilgiyi, “mutlak” verir. “Hiç”i de dahil etmek için, “mutlak varlık” demedik... Bilgiyi, ister “hiç”, ister “ruh”, ister “eşya” diyelim, onlar vermiyor; konuşmuyor. Onun adına biz konuşuyoruz. Aslında olmazsa olmaz “dilin doğuşu” gibi meselelere girmeyelim, şuurlu bir varlık olarak bize onların ilhâm ettiği veya tecrübemiz yoluyla konuşabiliriz ama, hem “konuşan” biziz, hem “mutlak” değiliz. “Mutlak” hakkında konuşmak başka şey, “mutlak” olmak başka şey; demek ki konuşulan, şöyle veya böyle, “bendeki mutlak” oluyor; müteâl-aşkın olan... Mutlak? Şuurlu-ben varlığımın, emr olan yönünün irâdesi-Zâtı; Mutlak Müessir. Bu, bizim bağlı olduğumuz imân mihrakının nitelemesi; İslâm'ın. Ona nisbetle, mutlak varlık şartı ve onun mutlak kelâmı bahsini işaretlersek, zıtlarımızın bütün insanlık tarihi boyunca karşılığını göstermedikleri hususun, niçin gösterilemediği de ortaya çıkar: Mutlak Kitab, Allah'ın kendisini Resûlü ile ve O'nu da bildirdiği... İmân, bir nasib meselesi; Allah'ın kendisini ve Resûlü'nün ve getirdiğinin hak olduğunu kuluna vermesi. Mahlûk olma duygusu, insanda ilk bedahet; sözkonusu imân da, ne'ye ve nasıl'a böyle muhatab. Mutlak Varlık'a inanıp da kelâmına inanmamak, o niyetle –Allah niyetiyle– ama yanlış bir inanıştır. İşin en can alıcı yönü, belki şudur: İmân tarafını söyledik ama, o kitabın “Mutlak Varlık”ın kitabı olduğu hakkında başka ne söylenebilir? Mutlak Varlık hakkında elde ettiğimiz bilgi –imân– yolundan, o kitabın da mutlak olup olmayacağını bilebileceğimiz: Küll'ün kendi “hisse” anlamıyla, “parça, bütünün habercisidir!”... Biz onu, hareket içinde hareketle zenginleşen bir varlık olarak “Küll-bütün”üyle bilemeyiz ama, sözkonusu hakikat içinde onun Mutlak Varlık'ın “Mutlak Kitab”ı, bildirdiği olduğunu bilebiliriz. Her mü'min hisse sahibi olmak üzere, işin hakikatini YAŞAYANLAR için bu böyle.

İtikadlar manzumesi din; ve şer'i hükümlerin heyet-i mecmuası Şeriat... Alâkalı olduğu ve alâkalı olmadığı işler çerçevelendikten sonra; tıpkı güneş ve doğrudan ona dair olanla, sudan toprağa, havadan bitki ve hayvana-canlılığa kadar herşeyde, alâkası içinde ona dair olanın görünmesi, görülmesi gereği... İmânın doğrudan alâkalı olmadığı işlerden kasıt bu.
Eserimizin alt başlığını da bildirmiş olduk!