Erkam

Image 01
Eser No: 50
Sayfa: 360
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Şubat 2007
Takdim İçindekiler Fragmanlar
Erkam
"Hayat-Sayı-Matematik"

TAKDİM

“Alıcının istidadı” kasdıyla söylenen “ders verilmez, alınır!” hikmeti için, güzel bir “reçete” bahsi, misâli… Üstadım, tekrar küçük bir sükûta dönmek üzere, başı ve sonu olmayan-pat diye! bir cümle söylüyor:
— “Kemmiyetlerin de bir keyfiyeti var; meselâ (1), bir keyfiyettir!”
Zamanını bekleyerek bu eserin yazılmasına vesile olan işaret… “Vesileye sarılınız!” hadîsine de güzel bir misâl!

Eseri ele alış tarzımıza dair misâle gelince… Buna dair bir hâdise: Kamanujan isimli bir Hintli, 15 yaşında girdiği Üniversite imtihanını kaybedip, resmi tahsil çevresinden ayrılıyor. Birgün ona bir arkadaşı, “riyaziye-matematik ve geometri, hesab ilmi”ne âit bir ceb kitabı veriyor. İbtidaî bir bilgi kitabı… Bu kitabı okuyan Ramanujan, meseleleri kendi kendine hallederken, yüksek riyaziyede yeni metodlar keşfetmeye başlıyor. Onu Kembriç Üniversitesi’nde imtihana çekiyorlar ve yeni keşifler getirdiği ilmin ana temellerini bile öğrenmemiş olduğunu hayretle görüyor, buluşlarındaki hakikiliğe hayran oluyorlar; bu basit ve cahil Hintli, çağdaşlarının riyâziyedeki seviyesinden çok üstün bulunuyor… Bu misâl, şahsî özelliğe ve seçiliğine bir misâl!

Einstein... Dehâsı malûm… Ne getirdiği de… Bu büyük dehâ, yanında nisbeten hafif bir matematik meselesinden bahsedilirken, onu bilmediğini söyleyerek yanındakileri hayrete düşürüyor; bu da onun tevazuuna delil… Bu hâdise de gösteriyor ki, gerçek ilim, ezbere bilgi değil, onun mayasıdır; bilmeyi biliştir… Halkın aklı gözünde ya; Einstein misâlinden hikmeti anlaşılacağı üzere, İmâm-ı Âzâm Hazretleri, kalabalık içinde ulemaya bilemeyeceği bir sorunun sorulmasını câiz görmemiştir… İş apıştırma gayesine dönünce kolay: Hiç ilgisiz biri, 40 yıllık Anayasa Profesörü’ne, Japon anayasasının –meselâ!– 20. maddesini sorar ve ona üstün(!) çıkar!

Bize gelince… Ne birinci ve ne de ikinci misâldeki gibi, matematikle alâkalı değiliz… Ama, fikirle matematiğin içiçeliğini farketmiş, –bu, benim farketmem; zaten tamı tamına olmasa da, büyük bir alâka içinde olduğu malûm bir dava!–, geçen yıllar içinde de kendi zevk tabına göre birtakım incelikleri görmüş, nihayet, iştikak ve ebced hesabı ağırlığından hareketle, elinizdeki eseri mevzu etmiş durumdayız… Birinci ve ikinci misâllerden çıkan kıssa olarak: Bu eser, fikir alâkası –bizim fikir külliyatımız!– içinde, meselelerimizle alâkalı ve fikrimizin mevzuya sark müşahâlidir!

Öyle anlaşılıyor ki, sol modanın iyice yaygınlaşmadığı 1940’lı yıllarda, bahsettiğimiz fikir alâkası ve felsefî yönüyle olmasa da, buna dair çizgileri de görünen ve bir uzmanlık zevki hâlinde, ülkemizde matematiğe bir alâka var: Cahif Arf gibi, dünya çapında buluş sahipleri de… Bu alâka, son 10 yıldır özellikle tercüme eserlerle artmış vaziyette. Ama bu, biraz da tercüme eserlerin, kültürü biraz daha dağıtması gibi bir oynuyor; mevzuun kendine has hususiyetleri bir yana, neticede bu mevzuun da dünya görüşü çapında bir sentezde görünmesi, bağlanması gerek… Böyle olmadığı zaman, mevsim mevsim görünen ve kaybolan, aslında çok esaslı mevzuların akibetine uğrayacağını tahmin, kâhinlik olmasa gerek! Niyetimiz, Büyük Doğu-İBDA bütünlüğü içinde, sayı bahsini de bahsettiğimiz ehemmiyete nazaran göstermek!

Aslına bakılırsa, İmâm-ı Gazâli Hazretlerinin mantık için söylediği, matematik için de geçerlidir… Şöyle: Mantık’ın, dinî yönden, müsbet veya menfî bir ciheti yoktur… Yâni, kullanıldığı yere göre hizmet eden iki yüzlü bir âlet; sırf mantıkla, onun kullanıldığı mevzu arasındaki farkı da dikkat… Alâka cihetiyle matematik de öyle… Şu var ki, harfler ilmi ve ebced bahsi içinde, onu “ledün ilmi”nin bir şubesi, esaslı bir şubesi olarak görmeye kadar giden önemli bir yönü var: İşin bu yönünü bilhassa Muhiddin-i Arabî Hazretlerinden nakil içinde göreceğiz.

İlimde usul; önce müşâhade, sonra muhakeme… Mahsus: Duyulmuş, hissedilmiş. Aşikâr, belli… Mahsus: Ayrılmış, tâyin edilmiş. Herkese âit olmayıp bazılarına âit olmuş olan. Hususileşmiş… Mahsusat: Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler… Makul: Denilmiş, söylenilmiş. Söylenilen söz… Ma’kul: Akla yakın, aklın kabul edeceği… Makule: Takım, çeşit. Kategori… Muhiddin-i Arabi Hazretleriyle ilgili bir incelemede, mantık ve matematik karşılaştırılması:
— “Mantık, matematiğe bağlıdır. Nasıl matematik mahsusattan (hissedilmiş, aşikâr) makulâta geçmekte rehberlik ediyorsa, Mantık da fizik ile metafizik arasında aracı bir rol oynar. Fizikte cisimler, metafizikte “gayrı maddi farklı formlar” vardır; fakat mantık, aklî mânâlardan olduğu kadar nefsteki mahsus formlardan da bahseder. Dolayısıyla saha ve önem bakımından mantık, matematikten aşağı bir derecededir. Çünkü matematiğin mevzuu sadece mahsus ve makûl arasında bir aracı ve ulaştırıcı şey değil, fakat aynı zamanda her şeyin cevheridir; buna karşılık mantık, mahsus ile makul arasında kararsız zihnî formlar ile tamamen kayıt altına alınmış durumdadır. Şeylerin esası sayılardır, fakat form ve mânâların esası ise mahsus şeylerdir.”

Erkam: Rakamlar. Sayı işaretleri. Yazılar… Erkam: Alaca yılan… Hayyat: Yılanlar… Hayt: İki şeyi birbirine bağlayan. Dikiş dikmek… Hayatta vahdetin ve tabiî ki vahdetin hakikatinin farkında olmaya memur insan… Neticede, âlemde insan için sayının, varlığın muhtevasından şuurun çıkardığı form oluşunu izâha fazla hacet kalmadı… “Matematik, en geniş anlamıyla tabiatın dilidir. Çevremizde herşey sayılarla temsil edilebilir ve açıklanabilir; herhangi bir sistemin sayı keyfiyet ve suretini gösteren grafiğini çizebilirseniz, kalıpların belirdiğini görürsünüz. Tabiatta hep kalıplar vardır!”… Böyle bir hikmet!..

Matematik sevgisi ve matematiği sevdirme adına yazılan kitablarda, muradımızı görüyoruz. Bu, George Ifrah’ın, matematik öğretiminde çocukların o zevkten nasıl koparıldığına âit L. Weyl-Kailey’den yaptığı alıntıdan da anlaşılabilir: Bebek küçükken parmaklarıyla oynar. Bu onun bedenine ilişkin ilk kavramdır. Sonra dünyayla, özellikle de elleriyle tanışmak için herşeye dokunur. Günün birinde iyi birşey yaptığını sanan ve matematiğin dilediğince “mcerret” olmasını isteyen bir öğretmen, çocuğa parmaklarıyla sayı saymayı yasaklar. Farkına varmadan, çocuğu kende bedeniyle birlikte bedeninin matematikle ilgili bütün çağırışımlarını yasaklamış olur. Benim önümde ellerini yeniden kullanabildikleri için rahatlayan kaç çocuk gördüm: Onların bedenleri kabul görmüştü… Mekân ve zamana âit güçlükler de her türlü matematik çalışmasını engelleyebilir. “…den küçük” veya “…den büyük” kavramlarını kavramtaki sıkıntı sayının kendisini, işlemleri ve bağıntıları da etkiler. Sayının birler hânesindeki rakam sağa, yüzler hânesindeki rakam sola yazılmalıdır: Sağı solu karıştıran çocuk sayıları yanlış yazacaktır ve bir işleme nereden başlayacağını zar zor bilecektir. Hattâ yönünü bulmakta güçlük çeken öyle çocuklar vardır ki, karmakarışık bir biçimde, önce sağ uçtaki rakamı, sonra sol uçtakini, sonra ortadakileri toplar veya çarparlar. Kimi çocuklar da büyük rakamı küçük rakamdan çıkarır veya tersine, bir öyle bir böyle, yahut hiç ayırım gözetmeden işlem yapar. Demek ki çocuğun bedeninin kötü kabul edilmesi, sayıyı da, her türlü akıl yürütmeyi de karmakarışık edebiliyor.

George İfrah, araştırmaları sırasında: Ortaklık, ciddi insanlar bir yana, sözü durmadan kendi uzmanlıklarına getirmek isteyen tuhaf insanlarla doluydu doğrusu. Ama onları ikna etmek gerekiyordu; çünkü görünüşte değersiz olan önemli gelişmelerden haberdar olmak ve ayrıca benim gibi işe yeni girmiş birinin yapacağı her türlü yorum hatasından kaçınmak için araştırmayı onların denetimine bırakmak kaçınılmazdı. Benim matematikten başka birşeyle ilgim olmadığı için, onları yalnız ciddiyetime, dürüstlüğüme, işin önemine inandırmam yetmiyor, “rakamlar” ile “matematik”in tamamen aynı şey olmadığı düşüncesine de alıştırmam gerekiyordu. Hâdiselerin akışı bu mevzuda beni haklı çıkaracaktı… Herşeye rağmen vakıa enteresan. Rakamlar öylesine cisimsizleşmiş, ki sonunda çok insanca oldukları, hattâ şiire âit bir cevher oluşturdukları çağlar unutulup gitmiş. O kadar ki, matematiğe hiç yeteneği olmayanlar, onları kendi yoksunluklarının veya horgörülerinin nesnesi hâline getirmişler. Yine de, Antoine de Saint-Exuspéry’nin “Küçük Prens”inde pek hoş bir biçimde söylettiği gibi, sırf maddi bakış açısı onları kullanmaktan geri durmamış:
— “Büyükler rakamları sever. Onlara yeni bir dostunuzdan söz ettiğinizde, size hiçbir zaman önemli şeyler sormazlar. Hiçbir zaman: “Sesinin tonu nasıl? Hangi oyunları sever? Kelebek biriktiriyor mu?” diye sormazlar size. Hep “Kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası ne kadar kazanıyor?” diye sorarlar. Ancak o zaman tanıdıklarını sanarlar onu. Büyüklere “pembe tuğladan olan (…) güzel bir ev gördüm!” derseniz, bu evi bir türlü gözlerinde canlandıramazlar. Onlara: “Yüz bin franklık bir ev gördüm!” demeniz gerekir. O zaman haykırırlar: Ne hoş!”
Bu, teknisyen ve maddeci toplumumuzda kemmiyetinin anlamının, keyfiyetin anlamına nasıl açık bir biçimde baskın geldiğini söylemektir.

“Matematik” ile “rakamlar” arasındaki farkın belirtilişini gördük… Genel olarak halkın rakam ve matematiğe nasıl baktığı, Saint-Exuspéry’nin “Küçük Prens”inde geçen konuşmadan anlaşılıyor. Bir sanat adamı olarak, onun kolay ve zarif bir şekilde anlatabilmesi de… “Matematik” ve “rakamlar” hususundaki estetik zevk, teşhis için tecrid hâlinde, bir nevi öz ilminin müntehasına sarkan uzman ilim adamlarıyla, felsefeci ve mütefekkirlere kalıyor. Birinde, ilmin felsefesi, diğerinde felsefe ve düşüncenin kendine nisbetle alâkalandırdığı cihetten; mevzu, ikisi için de, ister istemez bir zaruret ve zevk… Bizim ikinci gruba girdiğimizi belirttik!

Cumhuriyet döneminde özellikle farkedilmeyen ve ıskalanan mevzu, Batı felsefesinde ve Doğuda, fikir adamlarının niçin tıb ve matematiğe de –rakamlara!– eserlerinde yer verdikleri… Matematik nisbeten anlaşılsa da, tıb yeterince anlaşılabilmiş değil… İmâm-ı Gazâlî Hazretleri, nefs tezkiyesi yönünden, tıb ilmini bilmeyenin, bâtın yolunda yürüyemeyeceğini söyler. Bugün bizzat tıb ilmi, psikolojinin açtığı yoldan, bir takım fizik rahatsızlıkların da ruhla ilgisini göstermiştir: Bu hususta, “alternatif tıb” diye de kabul görmüş bir alan var… Bu, bitkilerden, mistisizm usûllerine kadar çeşitli milletlerin halk kültüründe var olan uygulamaların dirilişi ve kabulü şeklinde… Ve bugün, tıb ilmi ile fizik ilminin alâkası, müntehasına doğru ikisinin de birbirini davet etmesi şeklinde malûm; ve her ikisi ile alâkalı olarak matematik ve geometrinin… Matematik ve geometrinin, en eski kültür ve su ilimlerin bilinen tarihi içinde, kâinat muhasebesi çapından, çeşitli mevzulara kadar alâkası, zaten malûm; araştırmacılar ve modern ilim, bu malûmu meçhüllükten kurtarıyor… Bize gelince; İslâm tarihinde geçen ve büyük bir yekûn tutan verilerden yeterince faydalandığımız söylenemez. Elinizdeki eser, keyfiyeti bir yana, dünya görüşü plânı içinde “sayı” ve “matematik”e yer veren ilk eser; bir bakıma, bu alandaki çalışmaları da önemli ve verimli kılıcı!..

“Sayı” ve “harf”, harf değerleri; daha ziyâde bunlarla alâkalıyız… İnsanlık tarihi kadar eski mevzular; alâkalı olduğu dallar ve tabiî ki arkeoloji gibi zevkli bir çaba ürünü de içinde… Bunlara da yer verdik; hem Doğudan, hem Batı’dan… Matematiğin sevdirilmesine dair bir eserde işaretlenen husus, muradımızı anlatıyor:
— “İlmin herhangi bir yönünü –matematik de dahil!– anladığını söyleyen ve ondan coşku duyan bir kimse, bu bilginin özünü ve heyecanını, normal ölçüde zekâsı olan, ilgi duyan, sıradan kişilere de aktarabilmelidir; bu türden heyecan verici gelişmelerin çoğunun böyle bir açıklamaya elverişli olduğu… Tabiî, eğer yazarlar ilmî dergilerinin çetrefil uzman dili ile, toplumun normal konuşma dili arasındaki dil uçurumunu birleştirici bir köprü kurmak için ciddi bir çaba gösterirlerse!”

Aslı gösteren teferruattır; ne var ki, onun muradına ve aleyhine tafsil ve tahlil, onu bozar… Bu bakımdan bir şeyin hülâsasını-özünü alabilmek, hülâsalandırabilmek ve süzebilmek, onu teferruatıyla birlikte kurtarmaktır da. Nice mevzuların gittikçe kaybolan darmadağın bir acube hâline gelmesinin sebebi de, işin aslını işaretleyen bu hülâsalandırmanın yapılmamasıdır bir bakıma. Üstadım’ın, “mücerretler denizinde boğulmuş alâmetlere değil, en keskin mücerretle en katı müşahhası evlendirebilecek mütefekkirlere ihtiyacımız var!” dediği husus da, bir yönüyle budur. Yaptığımız da bu!

Vasıflandırma, iki şeye delâlet eden kelime; tedniye… İhtimâlleri içine alan mübhem fikir bu mânâdadır… Öz ilmine mahsus açılımları toplayıcı bir nokta olabilmek; bu eserin gayesi… Suyu ağacın içinde yürüten rüzgâr misâli!..