Büyük Muztaribler 4

Image 01
Eser No: 49
Sayfa: 484
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Ekim 2006
Takdim İçindekiler Fragmanlar
Büyük Muztaribler 4
"Düşünce Tarihine Bakış"

FRAGMANLAR

— Ne bilir okumayan Mushaf-i hüsnün şerhin
Yere gökten ne için indiğini Kur’ân’ın

(Ne bilir okumayan hüsnün-güzelliğin sayfasının şerhini
Yere gökten ne için indiğini Kur’ân’ın)

Üstadım’ın, “güzel için yaşıyoruz bir bakıma!” dediği dava... Kur’ân, bir ismi de “Cemâl” olan Allah’ın kitabı; toplu olarak, güzelliğin de, doğrunun da, iyinin de şerhi onda... Fuzûlî, insan şerhi nasibi içinde, “onun güzelliğini görmeyen, ne için indiğini bilmez!” diyor. İsmini hatırlayamadığım bir büyük Arab şâirini hatırlıyorum: Kur’ân indikten sonra, niçin şiir söylemediğini soranlara, “dilim tutuldu!” demiş. O çapta bir kelâm zevki, güzellik zevki... Fuzûlî, o keyfiyetten nasib içinde, o beyt söylüyor. Nietzsche’ye gelince; “Zerdüşt Böyle Buyurdu” isimli eserinde, İlâhî olmaya bakacağına, bir nevi İlâh sesiyle, eseri için şöyle diyor:
-“Kanla ve özdeyişlerle yazan, okunmak değil ezberlenmek ister. Dağlarda en kısa yol, zerveden zirveyedir. Ama bunun için uzun bacakların olmak gerek, özdeyişler-zirveler olmalı; ve kendilerine söz söyleyen kişiler levent olmalılar!”
Hemen bildirelim, ezber, tek başına, okunan için de, okuyan için de bir keyfiyet ve değer belirtisi olamaz... Elbette, ezberlenmemek de, ezberlememek de... Meselâ, Kur’ân’ı ele alalım: Hiç ezberlememek, bir takım mükellefiyetlerin yerine getirilememesi demektir. Hepsini ezberlemek, hafızlık da, kendini tarif eden bir iş üzerinde elbette makbullük, methedilmiştir; ama iş, okuyanın keyfiyetinde. Bunun yanında başka bir hakikat vardır ki, büyükler, “iç dünyası olan, Kur’ân’ı ezberinde tutamaz!” demişlerdir; o, unutmanın, kendinden geçmenin kitabı. Bu söylenenlerden de, “ilgilenmeyin” diye sapık bir mânâ kastedilmediği açık. (s. 48-49)

Dîvân edebiyatımıza bakışa dair bir nükte olsun diye, şair Attilâ İlhân’ın bir hatırasını nakledelim: 1970’li yıllarda olsa gerek, Atina’da yapılan bir şiir şölenine katılıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen şairler, şiirlerini okuyorlar… Sonra kendi aralarında sohbet… “Bizim şairlerden hangisine âit bir şey okusam, nezaketle beğendiklerini söylüyorlardı ve lafın arasına da, Avrupalı filân şâire benzediğini sıkıştırıyorlardı. Bunun üzerine bizim Dîvân edebiyatının ağır toplarına başvurdum. Bir beyit okuyorum, şaşırıyorlar, bunu kendilerinden filâncanın 150 sene sonra farkettiğini söylüyorlar. Başka bir beyit okuyorum, şaşırıyorlar, bunu kendilerinden filâncanın şu kadar devir sonra farketmiş olduğunu söylüyorlar!”… Neticede, hazine belli de, onu takdir edecek ehiller lazım; ki, hayatımızın içine girebilsin. (s.82, 83)