Büyük Muztaribler 3

Image 01
Eser No: 46
Sayfa: 560
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Mayıs 2004
Takdim İçindekiler Fragmanlar
Büyük Muztaribler 3
"Düşünce Tarihine Bakış"

FRAGMANLAR

Karl Marks (1818-1883) ve Friedrich Engels (1820-1895)... En başta söyleyeceğim şu: Ne güzel, ne seviyeli, ne ahlâklı bir arkadaşlık!
1844 yılında Paris’te tanıştıkları zaman Marks 26, Engels 24 yaşındaydı. Her ikisi de çağlarının düşüncesinin ne olması gerektiği hususunda arayış ihtiyacının belirtilerini gösteriyorlardı. “O sıralarda üç ayrı alanda, üç ayrı akım vardı. Hegel’de sivrilen Alman felsefesi, Ricardo’da uçlaşan İngiliz ekonomi politiği ve Proudhon’da uçlaşan Fransız toplumculuğu.”... Marks, ekonomiyi ve tarihi, Engels de tabiat ilimleri ve felsefeyi incelemek üzere işbirliği yaptılar: “İlmî sosyalizm” adını verdikleri ve onun teorik temeli olan “tabiatın diyalektiği” ve “tarihî maddecilik” görüşü bu süreçte şekillendi.
Engels, zengin bir dokuma fabrikatörünün oğluydu. Ailesi, onun tüccar olmasını istiyordu; bu cümleden olarak gittiği İngiltere’de, o zamanlar çok kötü bir durumda bulunan işçilerin hayat şartlarıyla ilgilendi ve bizde şimdiki keyfi gıcır maymunların “hoşgörü” edebiyatıyla onlar karşısında sindirim eksersizi yapmaları yerine, onların derdini dert edindi ve “İşçi Sınıfının Durumu” adlı bir eserle 1845’de geri döndü. Bu eseriyle Engels, kapitalist yazarlar tarafından da, emek toplumbilimi’nin kurucusu sayılmıştır. İşçi sınıfının sadece yoksulluk çeken bir sınıf olmayıp, kendi kurtuluşu için savaşması gereken bir sınıf olduğu tezi de, Marks’tan önce Engels tarafından bu eserde öne sürülmüştür. (s. 279-280)

Denmiştir ki, “dünyada yeni olan bir fikir yoktur, bütün fikirler geçmişin tekrarıdır!”... Her hakikate sahtesi musallat ya; bu bakımdan o sözü muradına uygun hâle getirmek bakımından söleyelim ki:
— “Dünyada şimdiye kadar ağızdan çıkmış hiçbir eski söz yoktur; insan sayısı kadar hep yeni olmuştur –kronolojik zaman bakımından!–, ve hep yeni olacaktır!”
insanoplu dünyaya ayak bastığından beri, insanî öz gereği müşterek fikir kategorileri çerçevesinde dönmüşlerdir. Burada en başta anlaşılması gereken şey, “insânî öz gereği müştereklik”ten kasıt, birbirinin aynı ve birbirinin teksiri değildir. Herkes, kimi “kâinat muhasebesi” çapında bir nefs muhasebesi göstermiş, kimi ise hareketlerinin uhtevasında saklı hayvancık çapı içinde kalmış olsa bile, mesele aynıdır: Hayat nedir? Ölüm nedir? Ölüm ötesi var mıdır, yok mudur? Zaman nedir? Mekân nedir? Ruh nedir? Yaratıcı var mıdır, yok mudur? Varlık nedir, yokluk nedir? Fer nedir, toplum nedir? Bu giderek, bunlarla beraber, zamanın şartlarına nisbetle tecelli eden veriler boyunca hep yeni olarak en kuşatıcı bir ifâdeyle “insan ve toplum meseleleri” ifâdesi içinde yerini bulur. Bütün bu hususlar çerçevesinde, “insanî öz gereği birlik” görüldüğü gibi, farklılık da bir bedahet. Neticede, herkesin birbirine nisbeti, iş “hak” ve “batıl” kategorilerinde toplanır. Birileri bu yönüyle temayüz eder ve vasıflanır, diğerleri öbür yönüyle; ve hâliyle, herkesin kendi hakikati aziz görünür ve “hakikatin hakikati kimde?” meselesi, dünyaya ayak basmış her ferdin kendi nefsinde denkleştireceği mesele olarak sürer gider. (s. 443-444)