Büyük Muztaribler 2

Image 01
Eser No: 44
Sayfa: 664
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Aralık 2003
Takdim İçindekiler Fragmanlar
Büyük Muztaribler 2
"Düşünce Tarihine Bakış"

TAKDİM

İlim ve tefekkür tarihinin akışı içinde, insan aklının umumî bilgisinin hususî asıllar hâlinde çeşitlenmesi şeklinde mefhum ve kavramların teşekkülü, kategorileşmesi. Hikemiyat ve felsefede “kategoriler” denilince, tümevarım ve tümdengelim yoluyla onlardan, diğer mefhumlardan yön aldığı ve kendilerinden daha yüksek bir mefhumun çıkması mümkün olmayan en yüksek tür mefhumları anlaşılır. “Umumî aklın” gördüğü, “insan ve toplum meselelerinin muazzam bir kâinat muhasebesi” çerçevesinde “birliği” meselesine nazaran da, sözkonusu kategorileri birbirine nazaran izâh cehdinin ortaya çıkardığı “sistem” çapları.

Düşünüş ve varlık, ruh ve tabiat arasındaki münasebetlerle ilgili meseleler; elbette “zorunlu varlık” ve insan, şöyle veya böyle “zorunlu varlık” ve âlem ilgisi... Zaman, mekân, madde, mânâ, sebeb, netice, eşzamanlılık, hareket, keyfiyet, kemmiyet, şekil, muhteva, zıddiyet, mahiyet, tezahür, imkân, gerçek, zaruret vesaire; say sayabildiğin kadar. “Bütün ve parça” ilişkisi veya “parça” niteliğiyle, ilim ve tefekkürün kendine mahsus “teferruatı kendine bağlayan asıl”ın billûrlaşması hâlinde işlediği bu mefhumlardan önce, büyük mesele şudur:
— “Acaba düşünüşümüz gerçek kâinatı doğru olarak tanıyabilecek bir durumda mıdır ve yine tasavvur ve mefhumlarımız gerçeği doğru aksettirebiliyorlar mı?”
Bu da “umumî aklın” gördüğü ve tafsilde her görüşten istemesi gereken “kefalet” meselesi ki, iş nihayetinde “Mutlak Fikrin Gerekliliği” davasına çıkar.

Akıl, bir şeyin cüz’iyatına değil, sadece bütünün bilgisine vakıf olabilir. Yâni, hususî ve özel değil de, umumî ve genel “bütün”den kasıd bu. Meselâ, alışverişin doğrulukla yapılması, adalet gereği, umumî olarak bilinir; işin nasıl ve niçin’i, sistem çapında düşünceye kadar genişler. Hastalığı bilmek umumîdir, tafsili ise tıb ilmi keyfiyetindedir. Akıl bahsini yukarıdaki soruyla bitiştirerek diyebiliriz ki, “insanî öz”deki müştereklikler, “aslı gösteren teferruat”da farklı ve aykırı nitelemelere mevzu olmakta, “teferruatı kendine bağlayan asıl”ın mutlak zaruretini ihtar etmektedir: Varlık ve bilgi probleminin, birbirinin aynı hâlinde hakikatinin görünüşü, ancak böyle mümkündür.

Dikkat: İnsanlar, Allah’ı bilen ve bilmeyen zümrelere ayrıldı. Bilmeyenlerin idraklerinin mahsulü, nazar ve fikir yoluyla çıkardıkları neticelerdir. Halbuki İlâhî marifet, keşif ve müşahedeye bağlı olup, fikrî ve nazarî neticelerden ayrıdır. Kıyas ve nazar yolunda gidenlerin kazançları ancak ziyândır... Âlem, Hakk’ın vecihlerinden bir vecih, lisânlarından bir lisândır. Muhakkak, Allah’ı bilmek, O’nu ancak zıtlar arasında birleştirmekle ve O’nun üzerine yine O’nunla hükmetmekle mümkündür. Böyle olunca Hak, başlangıçtır, sondur, aşikârdır, gizlidir. Şu hâlde o, zâhir olan şeyin kendisidir ve belirmesi hâlinde bâtın-gizli olan şeyin aynıdır. Varlık’ta O’nu gören O’ndan başkası değildir. Varlıkta O’ndan gizli kalan kimse yoktur. Demek ki O, kendi nefsine zâhir ve nefsinden bâtındır. İnsan ve eşya isimleriyle anılan hep O’dur. Zâhir “ben” dediği vakit Bâtın “hayır” der, Bâtın “ben” dediği vakit Zâhir “hayır” der. İşte her zıd, böyledir. Halbuki konuşan birdir ve o da dinleyenin aynıdır.

Akıl, ruha bağlı keyfiyettir; ve ruhçuluğun hakikati de, “İslâm kalbin yoludur” ölçüsünün belirttiği üzere İslâm’da. Dolayısıyla, bizim akıldan anladığımız, tekâmülünde ruhun aynını gösteren ve “dahilî Şeriat” diye nitelenendir ki, müslüman geçinen ahmaklar da dahil, başıboş ve başıbozuk düşünceler ve hainlikten beter muzipliklerle bir ilgisi yoktur. Hele şu, en basit bir muhakeme gözünde bile sefillikleri belli, İslâm’ı istihza mevzuuna çeviren ikincilerle... Birincilere gelince: Tarih boyunca, arayıp soran, mücerred insan ıstırabını gösteren verimlere, gerek “küfrün kaynağını bilmeyen gerçek imânda olamaz!” diyen havasa mahsus hikmet ve gerekse buna bağlı “faydacı” niyet açısından bakmak zorundayız. Zaten, İslâm Tasavvufu ile Batı Tefekkürü arasında kanatlarını açan ve ikinciyi birinciye ircâ eden Büyük Doğu-İbda anlayışının durduğu nokta da budur.

Yukarıdaki cümleden olarak, topyekûn kâinatı, topyekûn varlık ve oluşlarıyla gösterici “vahdet-i vücud”un mutlak hakikati diye ikâz edeceğimiz husus, başta Zât’ına nisbetle bir beliriş belirten “Allah” tuğra ismi olmak üzere, 99 güzel isimdir; Allah’ın sayısız ismi, “Esma-i Hüsna” denen bu 99 isimde toplu... Aramak ve bulmak, bilgi ve varlık, haricî Şeriat ve dahilî Şeriat’ın ayniyeti, müntehasında burada. Sözkonusu Mutlak Hakikat’e nazaran nisbetleri “varlığa şahid olma”, “vahdet-i şühud” açısından görmek gereğince de, toplu hüküm şudur:
Herşey, kendi mahiyeti ile şeydir. Bu sözümüz, “zıl-gölge”de doğru olmuyor. Bir şeyin zıllı, aksi, gölgesi, hayâli ve aynadaki görüntüsü, kendi mahiyeti ile zıl ve aks olmayıp, kendilerini meydana getiren aslın mahiyeti ile zıl ve aks olmuştur; çünkü görüntünün ve gölgenin mahiyeti yoktur. Gölgede bulunan mahiyet, onu meydana getiren asıl şeyin mahiyetidir. O hâlde asıl, gölgesine, gölgenin kendinden daha yakındır. Çünkü gölgenin kendi mahiyeti yoktur. Bu âlem, mahlûkların hepsi, Allah’ın fiillerinin, işlerinin zılleri, akisleri ve görünüşleri olduğundan, bu âlemin aslı olan fiiller, âleme alemden daha yakındırlar. Fiiller de Sıfat-ı İlâhî’nin zılleri olduğundan, Allah’ın sıfatları âleme, âlemden ve âlemin aslı olan fiillerden daha yakındır; çünkü aslın aslıdırlar. Sıfat-ı İlâhî de Zât-ı İlâhî’nin zılleri olduğu için, Allah’ın Zât’ı âleme âlemden ve Sıfat-ı İlâhî’den daha yakındır.

İnsanın kendine ve topyekûn varlığa dair bulduğu veya bulduğunu sandığı hakikatler, eğrisi ve doğrusuyla, “zann” hükmündedir; ve bu arayışlar boyunca, bir şeye dair bilginin, o şeye mi, yoksa başka bir şeye mi âit olduğu meselesi, hakikatin nerede aranması gerektiği meselesini ortaya getirmiştir. Kimi, sadece fenomenleri bilebileceğimizi, kimi “ideler âlemi” davasını, kimi “tarihî seyirde eşyanın aksi addedilen düşüncenin tebellürünü hakikat diye alma”yı sözkonusu etmiştir. Kimi de, yeni fizik dolayısıyla yeni zannedilen, aslında eskilerin eskisi “örtülü düzen”den dem vurmuştur. Eşya ve hâdiseyi raksettiren keyfiyet nerede? Hemen söyleyelim ki, “Levh-i Mahfuz”da; olmuş ve olacak işlerin tafsil levhası. “Ümm-ül Kitab” diye Kur’ân’da geçer... Şöyle: — “Allah dilediğini mahveder, istediğini sabit kılar. Ümm-ül Kitab ise onun indindedir.”
— “Hiçbir Peygamber, Allah’ın izni olmaksızın herhangi bir âyet getiremez. Her vaktin yazılmış bir hükmü vardır.

Mesele: Madde, yolun derin bir gerçekliğe açılmasını sağlar ve bizzat Allah Resûlünün “Allahım, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster” dediği veçhile, insan varoluşunun gerçekleşmesi için zorunlu unsur, ruhun sıçrama tahtasıdır. Bizim ruhçuluğumuz, Üstadım’ın belirttiği üzere, hava tabakasının yeryüzüne mıhlı olması gibi, dünyayı ruhumuzun tahayyüz sahası olarak görür; bu niteliğiyle de, mücerret, kendi kendinden ibaret ve havada ruhçuluk anlayışlarıyla hiçbir ilgisi yoktur.

Tâ baştan beri üzerinde durduğumuz meselelerin içiçe bu esere mahsus serdediliş gayesi şudur: Kendini tarif eden bir hakikat hâlinde beliren kemmî ve keyfî mânâların bir isim ve sıfat iktisab etmesi hâdisesi, ister inanç şeklinde çok veya tek tanrılı dinlere mevzu olsun, ister sistem çapında ve kategoriler hâlinde fikir ve ilim kisvesi içinde ifâde edilsin, neticede mevzularına dair bir “umumî biliş” ifâde ederler. Bunlar, şöyle veya böyle, insanın düşünme faaliyetinin neticesinde zuhur etmiştir; ve “Mutlak Fikrin Gerekliliği” meselesi önünde, herbiri, mihraksız tümevarımın zafiyetiyle malûldur. “Allah’ı bilmek” bahsinde işaretlediklerimiz, mefhum hâlindeki kategorilerin küllü anlamındaki “sistem”in “birlik” anlayışının hakikatini temsil eder; tek tanrı yahut şu veya bu çaptaki sistemlerin eleştirisi de, temelde orada. “Birlik”, aslı gösteren teferruat hikmeti gereği –nitelemeler gereği– ayrı ayrı olsa da, bir “umumî biliş”tir. Ve şu meseleye de dikkat çekelim ki, beşerî sistemlerin her biri, İslâm’ın önünde, hesaba çekilmesi ve İslâm’a göre doldurulması gereken kategoriler hükmündedir.

Şeriat’e aykırı hiçbir hakikat olamaz; insanda zâhir ve bâtın soyundan tecelli eden her faaliyet ve bilgi, doğrudan ve dolaylı onun mihengi içindedir... Şer’i olan ve Şer’i olmayan ilimler ayırımı... Hakkında hüküm bulunan ve hakkında hüküm bulunmayan meseleler tefriki... Her mevzuun kendine mahsus usul, esas ve kurallarla ele alınabilir olma özelliği içinde, ikinci soydan faaliyet ve bilgi nevileri dahi, hakikatini, “sistemler sistemi” çerçevesindeki alâka nisbetlerine göre bulur; doğrudur, yanlıştır, haktır, bâtıldır, yerinde doğrudur da genelleştirilince yanlışa düşülmüştür, veya “tümevarımın zafiyetiyle malûl” tesbitine çarpmıştır, şudur, budur... Netice olarak bütün mesele, hakikatle Şeriat arasındaki büyük ve mutlak ahengin iltihak noktalarını kaybetmemekte!

Anlaşılıyor ki, meseleleri meselelerin istediği seviyede konuşabilmek, evvelâ onları tanıyabilmekle mümkün. Bu olmadığı zaman, herkesin etrafında gevezelikler edebileceği futbol maçı kritikleri seviyesinde siyasî(!) çeneleşmelerle toplum oyalanır durur; oysa büyük anlamda siyasetin mânâ ve yönünü tâyin de, ardındaki kültür hamulesiyle ölçülür. Bu cümleden olarak, çok geniş bir sahada, kendi usul, esas ve tarzımızla tanıtıcı durumdayız. Birinci ciltte de belirtildiği üzere, insan soyunu şu veya bu verimle kafileler hâlinde ardına takanların “biyografi-hayat hikâyeleri” değil de, ıstırablarının yemişlerini mevzu edinen bir eser. Bu soyun bizzat hayatlarının öğretici olması hakikati gözönünde tutulursa, bu hususu da tamamen gözardı etmeyiş sebebimiz anlaşılır.

Bu kitab, bizim yönümüzden “dünya çapında bir eser daha”dır. Her ne kadar “insan”ın üzerine “insan” diye tanıtıcı ve uyarıcı bir yafta iliştirmek gereksiz ise de, balığı tarife yeltenmişken onu bilmemesi bir yana, “deve ile öküzü de birbirine karıştıran” ve her gün ağzından çıkan mefhumların hiçbiri üzerinde idrak çilesi çekmemiş aydınlar (!) dünyasında bu, ayrıca bir zaruret oluyor. Dünya çapında tasarrufa geçmiş bir fikir mihrakının değer ve edâ hakkı ile eserimi böylece takdim ederim.