Sefine

Image 01
Eser No: 42
Sayfa: 328
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Mart 2003
Takdim İçindekiler Fragmanlar
Sefine
"Suver-i Hayâl Âlemi"

FRAGMANLAR

Hakk’ın zâhiri “halk” ve “halk”ın bâtını hak; buna nisbetle de, fail ve müessir Hakk’a nisbetle eşya ve herşey, münfail ve eser. İnsana gelince o, “tesir edici eser” hüviyetinde; Hakk’a göre münfail, kâinat’a nisbetle “fail” bir mahlûk... Yaratıcı ile mahlûk’u ayırmak, “fail” ve “münfail” iki varlık kabul etmek demek olur ki, bu ikilik demektir ve “Tevhid”e aykırıdır. Netice’de mahlûk’a dair herşey, Allah’ın rızası ve kazası hükmünde, O’nun “Zâhir” isminin çeşitli mazharlarda belirmesidir. Düzünden ve tersinden, bütün yolların müntehası O’na çıkar; kâfir de, O’nun “Mudill-Yoldan çıkaran” isminin dairesindedir ve bilmeden her türlü İlâh’la kastedilen O’dur. Din “yol” demek olduğuna göre? Allah, “Allah indinde din İslâm’dır” diyerek rızasını ve yolunu göstermiştir. (s. 29)

“Kuantum Elektrodinamiği” isimli bir eser sahibi ve bu işin önde gelenlerinden biri, “maddenin, kendisiyle en doğrudan ilişki kurma aracımız olan ışıkla etkileşmesini bilinen en iyi şekilde açıklayan fizik nazariyesi” diyor.
Bizim, geniş çerçevede, Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinden terkib halinde öğrendiğimiz ve “telkinle alınanı tahkikle bulma” esasına göre İmam-ı Gazhali’den süzdüğümüz hakikat şudur: “Bir şeyin görünebilmesi için, bir gören, bir görünen, bir de ışık unsuru lâzım!”... İşin “idrak eden” yönünden işaretlenmesi, “miktar”ın bilen-ölçen tarafını göstermeyle kalmayacak, İslâm dünyasına âit hikmetlerin Batı dünyasında nasıl bir “tahlil”e âlet olduğunu, tahlile âlet olan bir terkibî hükmü gösterecektir:
Hazret-i Ebubekir’in bildirdiği üzere, idrakin idraki bir ilimdir; bu cümleden olarak, “beş duyu” dediğimiz zahiri idrak edici hasselerimizden “görme duyusu”... Nörofizyoloji ile de ilgili bir mevzu oalrak şu: İnsan ve bir kısım hayvanların sahib olduğu bu kuvvet, gözün saydam tabakasında “suret-görünen”i kabule istidatlı bir suretin hasıl olması zarureti bakımından, herşeyden önce bir sıfat belirtir ve bu hâliyle de, kader sırrını ve “bilinen ve bulunan aranır” hikmetini mevzuunda isbatlar. (s. 137-138)

Hologarfik yansıma: Sadece İslâm tasavvufu bakımından değil, birçok eski şaman kültürleri içinde de parça bölük bulunan hikmet ve “istidrac-sahte keramet” cinsinden vakıaları ilmin “doğrulayıcılık usulü” ile ele alan ve bunları “kendi bulmuş” veya kendi “itibar ambalajı” ile sunan Batı’nın, bizim hiç de yabancısı olmadığımız hususlardan birkaç kırıntısı... Fizik kanunlarının ve yıldız takımlarının varlığı, tek gerçeklik alanı değildir. (Âlemlerin Rabbi?) Hattâ şuurumuzun bu hayattaki araçları olan bedenlerimiz bile, en az “kurala uymayan” vakıalar kadar gerçek dışı kabul edilebilir; veya holografik düşüncenin destekçilerinden bir psikologun dediği gibi, “herkesin düşündüğünün tersine, şuuru meydana getiren beyin olmayabilir, belki de beynin ortaya çıkışını, maddeyi, fezâyı, mekânı, zamanı ve fizikî âlem olrak yorumlamaktan hoşnut olduğumuz her şeyi yaratan şuurdur”... (Küll-i ruh, Küll-i akıl)... Belki bizi en rahatsız eden şey de budur; çünkü bedenlerimizin –maddenin üç buudlu müşahhas bir varlık ve hakikat olduğuna o kadar derinden inanmışız ki, aslında sadece birer hayal oldukları düşüncesini hoş karşılamamamız çok zordur. Ama durumun böyle olduğunu isbat eden sayısız delil vardır. Azizlere has diğer bir fenomen de aynı ânda iki yerde birden bulunma yeteneğidir. Bu gibi hâdiseler, bedenlerimizin bir nesne olmayıp, göz kırpma süresi içinde bir video ekranındaki suretin yok olup yeniden görünüvermesi kadar kolaylıklabaşka bir yerde “görünebilen” holografik yansımalar olabileceğini düşündürüyor... (s. 206-207)