Sefine

Image 01
Eser No: 42
Sayfa: 328
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Mart 2003
Takdim İçindekiler Fragmanlar
Sefine
"Suver-i Hayâl Âlemi"

TAKDİM

İlimde tecrit, teşhis içindir; şiirde teşhis ise, tecrit için... Bu bakımdan, tecritte kalan ilimlere, sanat ve felsefe-hikemiyat izâfe edilir. Özellikle, kaskatı bilinen madde hakikatinin bile lâtifleştikçe nasıl bir “şiir idraki”ne âit olduğunu anlayabilmek için, bunun belirtilmesi zarurî.

Kökü ilimde olan bir tecrit denemesi üzerindeyiz; okundukça ne olduğu görülecek. Sadece bu esere âit olmayan mücerret bir çerçeveleyiş olarak bildirelim ki, “tecrit için teşhis” işi olan felsefe ve hikemiyat, biri bütün felsefe tarihinin şahitlik ettiği üzere “mihraksız tecrit”, diğeri ise “tecrit payı” hâlinde iş görür.

Şu “tecrit payı” meselesi; “Mutlak Ölçüler”e bağlı tefekkür... Çoğu geri zekâlı ve pek azı “kulaktan dolma” kültür kırıntısıyla “aydın insan” rolüne çıkanların zannettiklerinin tersine, “bağımlı düşünce”, arayış ve hürriyete ters bir usul değil, rastgele arama ve “hakikati olmayan mahiyet” çerçevesindeki hürriyete sed çekmedir. Eğer “bu ne demek?” derseniz, “insanın varoluş hürriyet ve hakikatini aslı üzerinde yaşamasıdır!” deriz. Ama “zorunluluk” ve “hürriyet” bahislerinin ne felsefî versiyonlarını ve ne de hikemiyat izâhlarını bilmeyen kabaların bunu anlayabileceklerini sanmıyoruz.

Var olduğum için düşünüyorum ve düşündüğüm için varım; birbirinin aynı olan bu iki hakikat, insanın “varoluş” faaliyetlerine dair “zorunluluk” ve “hürriyet” vasıflarının ikisini de kapsar. “İnsan, varoluşunu kendi yapar”; doğrudur... “Her şey gerçekleşmeden önce mümkün olma özelliği ile vardır” ve “mümkün varlıklar, yokluktaki asılları üzerine sabittirler”; bu da doğrudur... “Zorunluluk”, mutlaka ve mutlaktır; “hürriyet” ise, her ân yeni gerçekleşmeler karşısında seçim yapabilme. Bir bedahet ve muhakeme yürütme usulü ile bildiğimiz bu hususlar vesilesiyle hatırlayınız: “İnsan ne yaparsa yapar, yaptığı kader olur!”... Ya bunun topyekûn insan ve kâinata şamil çaptaki “zorunluluk” rejimi?

Spinoza, “hadi ben istemekte serbestim diyeyim; peki istediğimi istemekte serbest miyim?” diyor. Üstadım’ın “kader” bahsini hülâsa etmesi ise veciz: “Kader bir itikat mevzuudur, amel meselesi değil!”... Zorunluluk ve hürriyeti birbiriyle örtüştüren düşünce nevi, pek yaygın olarak sanıldığının aksine, sadece dinî veya din iddialı değildir... Bir misâl:
— “Her şeyin kalbinde belli bir “zıtların birliği” ilkesi yatmaktadır. Şaşırtıcı gerçek, genelde düşünüldüğünün aksine zorunluluk ve hürriyetin bir arada olmasıdır; biri diğerini dışlamamakta veya ortadan kaldırmamaktadır. Böylece zorunluluğun ortasında hürriyet olabilmektedir; üstelik sadece basit bir unsur olarak değil, zorunluluğa içten bağlı, onu tamamlayan parça olarak. Kısacası; kendini sayısız şekilde ifâde eden “zorunluluk” ve “hürriyet”in kesin bir birliğinden söz edilebilir. Meselâ, bütün sanat dalları bu tür bir senteze dayanmaktadır. Goethe’nin söylediği gibi, sınırlama içinde sanatçı kendini gösterir.”

“Kâinat, bir kitaba ulaşmak için yaratılmıştır!” diyen yazar da, Kelime-i Tevhid’i muzip bir edada telâffuz eden ve “bütün kâinatı tek bir kelimede izâh etmek gibi mel’un bir çaba içinde olan insan varsa, o da benim!” diyen yazar da, “zorunluluk-mukadder oluş” bahsine doğru soylu tecrit tavrı belirtmekle beraber, nihaî varıştan yoksun bir hazinliği göstermiş oluyorlar; çünkü “İslâm” diye adres göstermiyorlar... Tıpkı, “Siderta” isimli romanında “çok şey bilinebilir ama, gerekli olan bilinmiyorsa, hiçbirinin anlamı kalmaz!” diyen Hermann Hess gibi.

Hermann Hess, Hint mistisizminin –bir ekolü denilebilir mi?– hakikat arayışını mevzu edinen romanında, onun riyazet ve perhizkârlık rejimini tam tersine çevirdikten sonra, mevzu ve mahal Hint olduğu için olsa gerek, neticeyi yine o mahallî özellikler ve renkler içinde, tıpkı “yeri ve mevzuu olmayan bir tecrit” hilesi gibi, şiirimsi bir biçimde bitiriyor. Bu sürecin ilhâm ettiği mantık aynen şudur: Sonu yokluk olan bir dünyada, insanı mutsuz kılan arzu ve ihtiraslardan kurtulmak adına onca sıkıntı içine gireceğine, tam tersi hareketle arzu ve ihtiraslarının pervasızlığı içinde yaşa! Sonu hiç olduktan sonra, ha o, ha bu; ve hiç’i anlatmak da hiç değil mi? Tao’yu?

Bahsi Hint mistisizmine çevirmemiz, doğrudan olmasa da, eserimizin mevzu edindiği bahislerle ilgisi yüzünden... “Çok şey bilinebilir ama, gerekli olan bilinmiyorsa, hiçbirinin anlamı kalmaz!” hikmeti çerçevesinde:
— “Üç çeyrek yüzyıldır psişik arkeoloji, müşahhas bir hakikat olarak karşımıza çıkmış bulunmaktadır. Günümüzde şamanizm ve benzeri mistik araştırma sahaları önem kazanmışlardır, çünkü zihin ve ruh mevzuunda yeni fikirler ileri sürmektedirler. Bunlar, “şuur” sahasını alabildiğine genişletmek gibi şeylerden, duyularımızla algıladığımız fizik dünyanın sadece bir yanılgı, bir gölgeler âlemi olduğu ve gerçek hayatın rahmini meydana getiren birşey olmadığı şeklindeki inanç, bilgi ve hattâ tecrübelerden bahsediyorlar. Zihin ve var olan herşeyin “yuvası” saklı düzendir. Oluşmuş bulunan bütün kâinatın toplam varlığının temeli olan bu seviyede, tek buudlu uzanan bir zan anlayışı yoktur. Saklı düzenin hâkimiyetindeki bu saha zamansızdır; orada ipe dizilmiş boncuklar gibi bir arada sıralanmış anlar yoktur!”

Henri Bergson: Bugün Batı fikir dünyasında önemli ağırlığı olan Budhacılık’ta bir “mistiklik-sırrîlik” görmekten çekinmiyoruz. Fakat onun niçin tam bir mistiklik olmadığını anlıyoruz; tam mistiklik, aksiyondur, iştir, ibdadır. Şübhesiz Budhacılık sevgiyi bilmez değildi; tersine, yüceltici bir dille onu tavsiye bile etmişti, öğüdün yanına örneği koymuştu... Ama ateşi yoktu! Bir din tarihçisinin dediği gibi, tam ve esrarlı şekilde kendini vermeyi tanımadı. Buna, belki de aynı şey demek olan şunu da ekleyelim: İnsan emeğinin ve insan işinin müessirliğine inanmadı, ona güvenmedi. Yalnız bu güven güçlü olabilir, dağları yerinden oynatabilir... Ve tam bir mistikliğin buraya kadar gitmesi gerekirdi. Hintli kendini tabiatın altında hissettiği müddetçe bu ateşli ve hareketli mistik asla meydana gelmedi; Hint’de her türlü insan müdahalesi faydasızdı... Kıtlıklar milyonlarca bahtsızı açlıktan ölüme mahkûm ettiği zaman ne yapabiliriz? Hint kötümserliğinin başlıca kaynağı bu acizlik ve iktidarsızlıktadır. Hind’i mistikliğin sonuna kadar gitmekten alıkoyan bu kötümserliktir; çünkü tam mistiklik, hareket ve aksiyondur, iştir... Bunun sistemi?

Dünyaya hiçlik gözüyle bakan Hind’in İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi bile, Gandi’nin İngiltere’de Hukuk tahsili görmesinden mülhem, “Gandi, İngilizleri İngilizleşerek yendi!” hükmüne vardırmıştır. Bergson’un Budhacılık’ta ve genel olarak Hint mistisizminde işaretlediği “aksiyon” yokluğu, kadavra mistisizmi, bizim “mihraksız tümevarımın zafiyeti” diye belirttiğimiz ve neticede “Mutlak Fikrin Gerekliliği” hakikatine bağladığımız mesele içinde mütalâa edilirse, bizim ruhçuluğumuzun hakikatinin benzersizliği de anlaşılmış olur... İslâm, ferdi sonsuz ruhî macerasıyla derinliğine ve cemiyeti çepeçevre genişliğine doğru ihata ederken, bugün Batı iklimlerinde yuvanlandığına şahit olduğumuz Budizm ve Taoizm benzeri mihraksız ruhçuluk, nihayetinde hiçliğe çıkar... Biri “Mutlak Fikre” nisbetle HEPÇİLİK peşinde aksiyon, diğeri hiçlik yolunda herşeyden tecrit ve hiçe bulanma.

Yukarıda, “kadavra mistisizmi” tâbirini kullandık; kanlı-canlı bir insanla bir ceset arasındaki farkın belirtilmesi ve ikincisi üzerinde yapılacak her teşrih ve tahlilin insanın ruhî yönüne değil de “hayvanî” ve “maddî” özelliklerine âit olması gibi, bugün Orta Asya’dan, Afrika’dan, Amerika’dan, Avustralya’dan Eskimolar’a kadar uzanan bütün türleriyle şamanizm, insan ve toplum meselelerinin halli bahsinin bütünlüğü önünde bu niteleme içindedir. Onların zâtî keyfiyeti bir yana, “hakikate mutlak aykırı söz söylemek mümkün değildir!” hikmeti icâbı onlarda mevcut doğru veya doğru zannedilen bir takım hususların seçilerek “fizik” bahsi içinde tahlile ve tatbike mevzu olması, buradan da gûya “kâinat muhasebesi” çapı içinde “dünya görüşü” hayâline yol açılması gayreti, ayrıca garabet!

Bir şeyi diğerinden ayırmaya ve tanınmasına dair “isim” hâli yanında, ilmin, bir de keyfiyet ve vasıf bildirir “sıfat” yönü var. “İlim” kelimesi hakkındaki bu küçük izâh, “ilim malûma tâbidir!” düsturunun, onun her iki yönüne de şâmil bir hakikat belirtmesi bakımındandır. Muhiddin-i Arabî Hazretleri, sözkonusu düsturu belirttikten sonra, “ilmin malûmda tesiri yoktur; malûm’un ilim üzerinde tesiri vardır!” diyor; bu husus da fazla kafa patlatmaya gerek kalmadan anlaşılabilecek bir bedahet... “Malûm”un mahiyeti ister “zorunlu varlık”, ister “mümkün varlık”, ister “hakikat”, isterse “madumat-yokluk” nev’inden olsun, bu böyle. “İlim, malûma tâbidir”; ilim sıfatı varlıkları icad etmez ve hâdiseleri meydana getirmez, sadece bilir. İşi başından, “vacib-ül vücut; vücudu zorunlu varlık” yönünden görürsek, O’nun ilmi ile olmuş ve olacak herşeyi ezelî ve ebedî olarak bilmesinin icâd demek olmadığı ve topyekûn varlığı icâdının “kudret” sıfatıyla olduğu bildirilmiştir. İnsan faaliyeti açısından da aynı şey; “ilim” başka “kudret” başka, “bilmek” başka “yapabilmek” başka şey. Batı felsefesindeki fasılları bir yana, İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin, “Şeriat’ı bilmek, itikadın aynı değildir!” diye işaretlediği hikmet.

Mesele sadece bizdeki “ilmiyyat” noktasından değil, ilmin niteliği ile uğraşan “epistemoloji-bilgi teorisi” ve varlık bahsinin hakikati ile uğraşan “ontoloji-varlıkbilim” açısından da aynıdır; iş döner dolaşır, gerek “parça”nın “bütün” içinde yerine konulması zarureti bakımından ve gerekse “başlangıç” ve “netice” itibariyle, “vacib-ül vücut”, “zorunlu varlık” bahsine gelir. Bu “zorunlu varlık”, ister tabiat, ister ruh, ister Allah, ister mevhum ilâh, ister varlık, isterse “yokluk” diye isimlendirilsin veya nitelendirilsin; bu böyle. Şayet insan faaliyetiyle devşirilenin “hisse” ve “parça” hükmünde oluşu ve hakikatiyle “bilgi”den ancak onun bütün içinde yerine oturtulmasıyla bahsedilebileceği gözönünde tutulursa, ortaya iki husus çıkar... Birincisi: “Çok şey bilinebilir ama, gerekli olan bilinmiyorsa, hiçbirinin anlamı kalmaz!” hikmeti. Tıpkı, modern fiziğin verileri karşısında, “insan kâinat hakkında ne kadar çok şey bilirse, kâinat o kadar anlamsız gelir!” diyen Allah’sız fizikçinin meyusiyeti gibi... İkincisi: Sözkonusu meyusiyeti de içine alan ve İslâm dışı bütün “zorunlu varlık” telâkkileri için geçerli, “dilsiz ve sessiz zorunlu varlık” meselesi.

“Bilgi”, ister bir varlık nevi olarak alınsın, isterse “varlığın aynı”... İlmin malûma tâbi olması, varlığın varlıkla anlaşılmasıdır. Zorunlu varlık, dilsiz ve sessiz olursa? Hiçlik?

“Başkasını varoluşan tarzda bilmek, onun hürriyetiyle yakınlık kurmakla olur!”... Varlık’ın bir “bildirilebilme” meselesi olmasının yanında, hürriyet bir irade meselesi... Peki “zorunlu varlık” sırasında dilsizlik, sessizlik ve irade yokluğu sözkonusu olursa?

Bir kuantum fizikçisi, bu fizikle uğraşırken insanın daha çok kaderciliğe inandığını söylüyor... Ardından şu: Gerçekçi bir duruşa bağlanma gibi bir kaygımız varsa, “parçalanmamış bütünlük” meselesi, bu “ontolojik-varlıkbilim” teklifi, basit bir felsefî mülâhaza değil, fiziğin keşifleriyle ve özellikle kuantum teorisinin neticeleriyle de dayatılmaktadır. David Bohm’un belirttiği gibi, “insan, dünyanın farklı ve muhtar olarak var olan parçalara bölünebileceğine dair klâsik görüşü reddeden yeni bir parçalanmamış bütünlük düşüncesine doğru yönelmektedir”, bu Heisenberg’in “tabiat”ına karşı gelmektedir. Modern fiziğin dünya görüşü, holografik düzendir; hologramın önemli özelliği, her parçanın bütünü kapsaması veya bütünün her parçanın içinde katlanmış olmasıdır. Kozmik çapta bu, dünyanın her bir bölümünün, kendi içinde gizlenmiş (katlanmış) kâinatın tümünü kapsadığı anlamına gelir. Modern ilim için yeni olan bu düşünce, dünya mistik şiirinde iyi bilinir. Şuur’un hologram olduğu görüşü –ve aslına bakarsak kâinatın tamamının hologram olduğu görüşü–, belki her ikisi de kimliğini kaybetmeden, fiziğin mistik düşüncenin en yakınında olduğu noktadır. Kâinat’ın bir nevi birbirine nüfuz eden nesne ve hâdiseler ağı olması, Avatamsaka Sutra’da sözü geçen mecâzî anlatımı akla getirir: İndra cennetinde incilerden bir ağ vardır ve bu öyle düzenlenmiştir ki, birine bakan diğer hepsini ona aksetmiş olarak görür. Aynı şekilde dünyadaki her nesne sadece kendi değildir, diğer her nesneyle alâkalıdır ve gerçekte başka herşeydir; her toz zerresinde mevcut, sayısı olmayan Buda’lar vardır. Buda: Varlık... Bütün bu söylenenler ışığında anlaşılıyor ki, Bergson’un belirttiği gibi bu tür bir “mistiklik-sırrîlik”, aksiyon, iş ve ibdaya yabancıdır; “hürriyet” mevzuunun yeri sorulur mu? Kendini ona yakın ve bir bakıma bu türün fizik alanındaki tatbikçisi gören anlayışın “kader” nitelemesi de, “kadavra mistisizmi” tabirine girmez mi? Buda yahut Tao, şu veya bu; bütün materyalist mistisizmler bu çerçeveleme içinde.

“Zorunlu varlık” ve “zorunluluk” olmadan hürriyet? Bunu da, “ekzistansiyalizm-varoluşçuluk”un önde gelen isimlerinden Sartre’ın görüşü olarak özetleyelim:
— “Eğer gerçekten varoluş, varlık-öz’den önce geliyorsa, şeyleri sabit veya verili insan tabiatına gönderme yaparak açıklayamayız. Başka bir ifâdeyle, “determinizm-muayyeniyetçilik” yoktur, insan hürdür ve hürriyettir. Diğer taraftan, Allah yoksa davranışlarımızı meşrulaştırmak için başvuracağımız hiçbir değer veya emir bulamayız. Bu yüzden, gerçekliğin parlak ışığı altında ne arkamızda herhangi bir mazeret, ne de elimizde bizi haklı kılacak bir şey vardır. Hiçbir mazeret olmaksızın yalnızızdır. “Ben”, seçimlerim dışında bir şey değilim. Tamamıyla hürüm, seçim yapabilecek ve değerleri var edecek bütün kapasiteye sahibim. Fakat seçimlerim, kendileri bir zorunluluk veya hattâ bir temel olmaksızın olur. Bunların öyle veya böyle olmaları için ne bir sebeb ve ne de tabiî veya ahlâkî bir zorunluluk vardır. Bu yüzden bugün bir kişiye veya kendi oluşturduğum bir takım değerlere bağlanmayı seçebilir, ama yarın başka bir seçim yapabilirim. Kendimi, yoluma devam ettiğim sürece tanımlarım, hiçbir şeyin üzerime yapışıp kalmasına gerek yoktur!”
Geçmişi inkâr etme geleneği ve bir narsistin gelecek karşısındaki ilgisizliği; başı ve sonuyla “hiçlik” hayatın, bilmem niye anlatılma zahmetine girilmiş anlayışı. “İnsan ve toplum meselelerinin halli” gibi bir zaruretle alâkasız, sadece behimî serbestlik hususuna hizmet etmiş bir düşünce.

“Günümüzde şamanizm ve benzeri mistik araştırma sahaları önem kazanmışlardır, çünkü zihin ve ruh mevzuunda yeni fikirler ileri sürmektedirler”; bu husus her ne kadar üç çeyrek yüzyıl olarak belirtiliyorsa da, bunu saha ve çeşit genişliği diye anlamalıdır, çünkü Batı özellikle bu yüzyıla damgasını vuran büyük Dünya savaşları ve alt yapısı, dahası “Yeni Dünya Düzeni”nin olmayan felsefesi yerine kaim-sinmiş bir mitolojiler ve efsaneler devrinin ruhî ukdelerini “kollektif şuur olarak” zaten yaşıyordu, yaşıyor. “Bilerek veya bilmeyerek” kaydını da ekleyerek, aslında bu meselenin ayrı bir eser mevzuu olduğunu belirtelim; burada temas sebebimiz de baştanbaşa bir plâstisite-kabartmalar dünyası olan Batı’nın dokusu içinde bunun varlığından pek bahsedilmemiş olmasıdır. Sair mistik ve ruhî görüşlere el atmalarının aslında neye hizmet ettiği ve neye cevab olamayacaklarının sırrı da, esas ve ihtiyaca cevab vermek bakımından hiçbir derunîliği olmayan bu kısır görüşlerin ayrıca sözkonusu sathîliğe aplike edilmelerindedir.

Freud hakkında: Freud’cular da insanlar arası ilişkilerin, bağlılığın önemi, arabuluculuk, uzlaştırma ve diğer insanlara duyulan saygı mevzularını tartışırlar; fakat bu onların insan olarak edindikleri tecrübelerin kendi teorileriyle çelişmesine yol açar ve bu teorinin zayıf noktalarını ortaya çıkarır. “Nesnelerle nasıl ilgi kurar ve uyum sağlarız? Onlara nasıl hakkını verir ve hangi temelde bağlılık kurarız?”... Özellikle yeni fizik açısından ve kâinatın bütünlüğü içinde bütün nesneleri canlı veya canlı imişçesine (hiç olmazsa zımnen!) algılayan bir anlayışın bu soruları Freud’cu bakış açısından cevabsızdır. Dahası, Freud’un şahsiyet modelinde ne tabiata ne de mânevî değerlere herhangi bir bağlılık temeli yoktur. Onun ilmî psikolojisi, benliği tıpkı bitki ve hayvanları incelermiş gibi biyolojik bir varlık olarak ele alır, onun biyolojiyi mekanik biçimdeki yorumu bize hem kendimiz ve hem de diğer biyolojik varlıklar hakkında determinist ve insanlıktan uzak bir intibâ verir. Freud’un iddiasına göre, biz de dahil olmak üzere bütün hayvanlar seks ve saldırganlık içgüdüleriyle davranırlar. Hayatımızın temelini oluşturan ve bizi diğer hayvanlardan ayıran aşk, hakikat, güzellik, arayış ve bunun gibi mânevî değerler bizim daha ilkel içgüdülerimizin yüceltilmesinden (değişim) doğarlar. Bu yüceltmenin yapılmasındaki zorlayıcı tesir anne babamızdan öğrendiğimiz toplum değerleri ve davranış biçimlerinin şuursuzca emilmesini temsil eden Süper-Ego’nun emirleridir. Bu emirler bize âit değildir ve temel tabiatımızın bir parçası değildirler. Tam tersine, bunlar tabiatımıza ket vurmak için dışarıdan dayatılır. Bunlar, kendimizi suçlu hissetmemizi sağlayıp, kendi kendimize savaş açmamıza sebeb olur... Freud şöyle der: “Eğer medeniyet insanın sadece cinsiyet güdüsünden değil, saldırganlığından da bunca feragatta bulunmasını gerektiriyorsa, insanın bu medeniyette mutlu olmasının ne kadar zor olduğunu anlamak zor değildir. İlkel insan, içgüdülerinin sınırlanması gerektiğini bilmeden yaşarken daha iyi durumdaydı. Bunu telâfî etmek için, insanın, herhangi bir mutluluğun keyfini çıkarma beklentisi zayıflamıştır. Medenî insan mutlu olabilme imkânını bir parça güvenlikle değişmiştir!”... Freud’un şahsiyet modelinde ne tabiata ne de mânevî değerlere herhangi bir bağlılık temeli bulunmadığını söylemiştik. Bir zamanlar büyük üne kavuşmuş olan Freud’un o ince sistemini, kaygılı bir insanı her istediğimize inandırabileceğimiz hakikatini gözönünde tutunca, bu yönden de değer yitirmiş görürüz. Doktorun kanaatlerinin hasta için hiçbir zaman iyi olmaması, bu peşin görüş; hasta bu yabancı düşünce ve telkini çabucak benimser, hisseder, o zaman da o husustaki faraziyeler doğru ve isbatlanmış görünür. Hastaya sistem zihniyetinin de aşılanmış olduğu unutulmuştur... Bu misâlde “sistem zihniyeti”nin araç ve âlet mânâsına dikkat.

Freud “narsizm”ini gördük; “pragmatizm-faydacılık” ekolüne gelince, o zaten hiçbir şeyin “künhüne-temeline” inme ve bütün bir tutarlılık derdi olmayan “muhtelit-karma” bir görüş ve metafizik karnesi sıfır. Bu nottan sonra, sözkonusu ekolün kurucusu William James’in, “ayn-el yakîn” mesafesinden ve ruhçuluğun hakikatini değilse de zaruretini heykelleştirmiş olan Bergson hakkındaki bizim de katıldığımız görüşü:
— “Bergson çok orijinal ve güzel eserler yazmış; ama bana öyle geliyor ki, sistemine âit temel şeylerden bazılarını ortaya koymuş olsa da, henüz tamamlanmamış intibâını veriyor!”
Geriye ne kaldı? Agnostisizm-bilinemezcilik mi? O zaten Batı’da mevcut fikirlerin cümlesinin çürüğünü ortaya çıkarmış ve bellibaşlı bir görüş olmaktan ziyâde “inkâr” ve “inkârın inkârı” psikolojisi içinde yerini almıştır.

Şamanizim ve benzeri mistik görüşlerin, elbette bir tasnifinden, derecelendirilmesinden ve kıymetlendirilmesinden bahsedilebilir. Ancak, “insan ve toplum meseleleri”nin mücerret ve müşahhaslar plânını derinliğine ve genişliğine doğru kavrayamayacakları hususu, “kuşatan”ın dilsizliği yanında, kendi “doğru veya yanlış” uygulanabilir alanlarının çapsızlığıyla da bellidir; temelsiz psikolojiye kırık dökük bir katık, illizyonist numaralarının şaşırtıcılığını aşmaz “istidrac-sahte keramet” nev’inden birkaç harika, “hakikati olmayan mahiyet” nev’inden bir takım görüntüler ve mahallî idrak mevzuunu asla aşamaz fizik ilmi yönünden de onu kendine tahlilci kılmış bir kısım “kablî-ilke” nev’inden fikir ve davranışlar... Böyle bir durumda da, denilmez mi ki, o mistisizmler ne ki, onun eşyada görülmesinin veya parapsikoloji sınıfından verilerinin insanın hayat aksiyonuna katacağı ne olsun? Bu olsa olsa, ruhçuluk ihtiyacının ne çapta olduğunun delili bir durumu gösterir. Tenasüh versiyonu imâlar veya “tabiattan geldik tabiata döneceğiz!” cinsinden bir bayata dair versiyonlar; yeni olan ne var? Mevlâna Hazretlerinin, “bir idrar birikintisine konmuş sineğin kendini deryada farzetmesi” misâlini andırır bir yaklaşımla, insan ve kâinat sırrına dair bir “ontoloji-varlıkbilim” ve “epistemoloji-bilgi teorisi”nden bahsedilemez!

“Parça bütünün habercisidir!”; Hazret-i Ali’nin belirttiği hikmet... “Bu hikmet sinema rejisörlerine kadar bilinir; bir el düşer böyle, kendini görmesen de kim olduğunu bilirsin!”; bu da, sözkonusu hikmetle alâkalı olarak, Üstadım’dan bana “Yevmiye” bahsi... Parça; “cüz” ve “hisse”... Parça, “hisse” tâbirine girecek yerde, “bütün”ün aynıdır; yukarıda işaretlediğimiz bütün hususlar gibi, tafsilini yeri geldikçe eserin içinde göreceksiniz. Parça, bütün’ün habercisidir ama, nasıl idrak edilirse?

İstikra: Fertten umuma âit hüküm çıkarmak. Umumî araştırmak. Ayrı ayrı hâdiselerdeki müşterek vasıflara dikkat ederek umumî bir netice çıkarmak... Hasr: Bir şeyin içine alma. Yalnız bir şeye mahsus kılma. Bir çember içine alma... İnsanın, kâinat çapı içinde “bilme” faaliyeti, ister istemez istikraî ve parça hükmündedir. Körün fili tarifi misâli, sadece bu tür bilgi, ne “bütün”ün habercisi ve ne de –düzünden– hasrında olunacak bir bütüne âittir. Neticede bunlar “bütün”e dair iddialarında, “hakikati olmayan mahiyet” hükmü içine girerler; “anka kuşu” gibi... Mahiyeti şöyledir, böyledir, ama hakikati yoktur. Bu çerçevede, “mistik görüşler” ve “ruhçu görüşler” genellemesi ile, İslâm’ın kendine nisbetle “hiçlik” belirten anlayışlarla bir sınıfa konulması mümkün değildir.

Peygamberler olmasa, medeniyet olmazdı; en başta “dil” olmazdı... İslâm her zaman tez, gerisi parça bölük antitez. “Bütün”ün kurulamazlığı bir yana, bugün gûya “bütün”e altyapı niyetine insan hayatındaki meselelerden tek veya birkaç unsurun yarım yamalak verisiyle “mistik anlayış” genellemesine gidenlere bir ölçülendirme daha:
— “Her asırda Allah adamlarından bir cemaat bulunmuştur, Allah dünyayı onlarsız bırakmaz; çünkü onlar, yeryüzünün direkleridir. Sofiler, Kur’ân’ın beyân ettiği vechile, geçmiş zamanlarda da yaşamışlardır. Felsefecilerin, Peygamberlerle tasavvuf erbabının sözlerini kendi kitaplarına dercetmeleri yüzünden iki âfet doğmuştur: Biri o sözleri kabul edenler, diğerleri reddedenler hakkındadır!”
Kabul edenler, doğruları “hakikati olmayan mahiyetlerin” terkibi ile benimsemişler, reddedenler de “yanlışın yanında doğrunun da reddi” şeklinde başka bir yanlışa düşmüşlerdir. Oysa Peygamber buyruğudur ki, “hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır!”... Ve ruhçuluğun hakikatini nasıl anladığımızı sorarsanız, Üstadım’dan:
— “Ruhçuluğun ufuk çizgisi Allahçılıktır; her Allahçı, kendi kendisine ve en mükemmel ruhçudur; fakat her ruhçu mutlaka Allahçı değil... Ama Allah’a erişemeyen ruhçu, bir zaviye teşkil eden iki hattın çapraz gidişini kabul ettikten sonra, birleşme noktasını inkâr eden tezatlı insana benzer ve hiçbir kıymet belirtmez.”

“Hâdiseye yanaşan insan şuuru” ve “şuur süzgeci” bahislerine bir misâl: Alâkaya değer bir tesbittir ki, bir Afrika halkının birtakım üyelerine ilk defa Avrupa resmi gösterildiği zaman, gerçekliğe yakından bağlı kalmış eserlerin bile sanata âit mânâsı anlaşılamamış... Yağlı boya resimlerdeki görüntü yanılmalarını andırış onlarda şaşkınlık meydana getirdiği gibi, aksiyonun zaman ve mekân içinde oradan oraya değişen filmin kurgu yapısı da, bütün bu olup bitenlerden hiçbir şey anlamamalarına yol açmış... Ama onların danslarında, şarkılarında, heykellerinde ve takılarındaki sanat anlamı da Avrupalılar için aynı şekilde bir bilmece olarak kalmıştır. Bu sanatın kendine has “kod-işaret”ini, hayat tablosunu, şartların getirdiği sistemi kavrayamamışlardır.

Meselelere doğrudan doğruya girici ve “bedahet”lerle iş görücü usul, “zihnî inşâ” usulünün doğurduğu “akıcı olan”dan kopuk ve havada görünüşün yanlışlığından kurtulurken, bu sefer hemen yanıbaşında biten bir sahteliğe şahit olmuştur:
— “Düşünüşün a priori-peşin hazırlıklar lüzumunu inkârla, kaprislere azamî kurban olduğu bu buhranlı devirde, meseleler karşısında duyulan zaaflardan türeyen mesuliyetsiz fikir mezheblerinin çokluğundan istifade ederek, sanat metoduna da bu tehallüfü getirmek, his buhranlarının nisbeten azaldığı sanat sahasına yeni bir anarşi sokmak gibi, hem fikir ve hem de sanat sahasında bayağılığa yol açmaktadır!”
Dikkat ediliyorsa akıl da hakkını aramaktadır! Meselelere doğrudan doğruya girişten önce gerekli malzemenin de bir hakikati vardır! Nasıl ki, savaşta ortaya çıkan durumların talimde gösterilenlerle bir benzerliği olmamasından dolayı, talimin ve talimde kazandırılan melekenin inkârı mümkün değildir!

Üzerinde kalın çizgilerle durduğumuz hususlar, Batı ve uydusu kültür dünyası ile ona bellibaşlı bir tez olarak eleştirel bakışımızın resmini veriyor sanırız. Sözkonusu dünyanın mihrak şahsiyetlerinin eserlerine nisbetle onların beşinci sınıf versiyonlarının rastgele katıştırmalarla vücut bulmuş sayısız uyduruk –güyâ yeni– eserleri, bizim kısır kültür piyasamıza da tercüme olarak boca ediliyor; ve tabiî ânında türeyen kopyaları... Oysa asıl, verdiğimiz resmin detaylandırılmasından ibarettir; ve bu yapının, pek iddialı bir dille “20. yüzyıl, izâfiyet teorisi, kuantum mekaniği ve kaos teorisi ile anılacak!” sözü hakkında bildirelim ki, onlarla hayat bulur bir üreyişe girmesi mümkün değildir... Ne de aplikeye kalkıştıkları kadavra mistisizmleriyle!

Dery: Bilmek... Derya: Deniz... Sefine: Gemi. Çeşitli mevzulara dair kitab... Suver-i Hayâl Âlemi: Hayâlî suretler âlemi... Ağırlıklı olarak, “kuantum teorisi, hologram, kaos teorisi” ve ilişkilendirildikleri mistisizmlerden çizgiler; ve tabiî ki asıl ve esas olarak âit oldukları bütüne dair ölçülendirmelerle biz, Büyük Doğu - İBDA anlayışı!

Ruh, ancak kılığına büründüğü şeylere âit görünüş hususiyetlerine göre anlaşılır ve kendi öz zâtı meçhul kalır; bu husus, “ruhtan size çok az şey bildirildi” meâlindeki âyetle sabit... Büyükler belirtmişlerdir ki, ruha âit hakikatin bilinememesinde, İlâhî sır karşısında insan idrakindeki aczin belirmesine dair bir hikmet vardır; ve buna kıyas edilirse, İlâhî hakikati idrakte acz zarurî olmak lâzım gelir ve en üstün idrak budur. Allah’ın emrinden - Emr Âlemi’nden olarak kaim ruha nisbetle, fikir ve irade sıfatları da ruh ile kaim ve bu çerçevede de ilim “araz”dır... Demek ki, aslında her çeşidiyle ilim, sadece eğrileriyle aczimizi ihtar etmiyor, doğrularıyla da aczimizi gösteriyor; aczin idraki için ilim... Hayret bu idrakten doğar! Anlamamak acz, anlamak “aczin idraki”; galiba her iki bakımdan da “oku!” demenin ve bizzat esere ne türlü bakılması gerektiğinin hesabını vermiş oluyorum!