Yağmurcu

Image 01
Eser No: 36
Sayfa: 324
Baskı: 1. Baskı
Tarih: Şubat 1996
Takdim İçindekiler Fragmanlar
Yağmurcu
"Gerçekliğin Peşinde"

TAKDİM

Allah, bizzat kendi bildirdiği üzere, insanı, "eşya ve hâdiseleri teshir etmesi için kendine halife olarak" yarattı... Ve kutsî hadîs:
— "Âlemi insan, insanı da kendi marifetime erişmesi için yarattım!"

İnsanın yüklendiği memuriyet ve mesuliyet, o kadar misilsiz bir ağırlıkta ki, Kur'ân'da, "Emaneti dağlara taşlara teklif ettik kabul etmedi. İnsan zalim ve cesurdur" buyuruluyor... Kendisine "Zalim" ismini takan veliye nisbet, acaba bizim hâlimiz nicedir:
— "Yaradana kulluk gösteremediğim her defa, benden büyük zalim mi olur?"

Akıl, ruhanî bir keyfiyettir ki, nefs zarurî ilimler ve nazariyeleri onunla kavrar... Akıl, ruhun lisânı ve basiretin tercümanıdır; "basiret" dedikleri, ruhun özü, akıl da onun lisânı derecesindedir... Hazret-i Ali buyuruyor:
— "Eşyayı âit olduğu yere koymak akıllılıktır!"

Besbelli ki, en geniş anlamıyla "zulüm", hak ve hakikatleri yerli yerine koyamamak, hak ve hakikatleri yerine getirememektedir... "Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" ölçüsü, kulluk borcundan uzak düştükçe kimin teshirine girdiğimizi veya kimin teshirine girdikçe kulluk borcundan uzak düştüğümüzü de göstermiyor mu?..

Fizikî veya ruhî; herkesin hakikatinin kendine âit olması ölçülendirmesiyle, hakikatler, Allah'ın tecellisidir, muradıdır, mahlûkudur... Her ân varamadığı bir tamlık tarafından taciz edilen insan, içinde yaşadığı âlem hakkında ve kendi ruhî hâllerine dair ne bilirse bilsin, neticede her davranış imkânı Allah'ın "rızası" ve "kazası" olarak müntehasında O'nu istemeye dairdir; insan istese de istemese de Allah'ın kuludur ve bilse de bilmese de O'nu aramaktadır... Şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişmesi hakikati çerçevesinde davranış ve bilgiye dair her veri, bir "var olan"dır; ve iş, "hakikatin hakikati ne?" sorusu çerçevesinde, "Mutlak Fikrin Gerekliliği" davasına çıkar... Sonu başa bağlayan böyle bir tesbitten sonra şu: Allah, rızasının nerede olduğunu bildirmiştir!..

"Düşünüyorum, öyleyse varım!" hakikati, aslında, "varım, onun için düşünüyorum!" hakikatinin aynıdır; varlığın varlıkla kavranması şeklindeki bu husus, her fikri bir var olan olarak kabul etmeyi gerektirir ki, yukarıda belirttiğimiz veçhile dava, "hakikatin hakikati ne?" sorusuna çıkar... Fizikî, kimyevî, organik, ruhî, hayâlî, rüyâ ve büyü ile ilgili veya her mevzuya dair en geniş anlamıyla teknik ve usule dair olsun, ferdî ve içtimaî diye nitelensin, her mesele, neticede sözkonusu soruya muhataptır... Şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin de değişiyor olma hakikatini bir keyfiyet farkı olarak belirli bir mevzuya tahsisen söyleyebileceğimiz gibi, birbirinden ayrı ve aykırı mevzular ve görüşler ve birbirinden ayrı ve aykırı idrak vasıtaları kasdıyla da belirtebiliriz; en küçüğünden en büyüğüne ve şu veya bu niteliğine göre herbirine kendine mahsus sistem veya sistem unsuru vasfıyla bakarsak, Allah-insan-kâinat ilişkilerini bir bütün olarak ortaya koyan sistemin, "sistemler sistemi" olarak "Mutlak Fikir"i işaretlediği ve bunun zorunlu olduğu anlaşılır... Hiç kimsenin hakikatini görmezden gelmeyerek ve yok saymayarak, onun hak veya bâtıl oluşunu, neye göre ve niçini ile gösterirken ölçülendirmemiz budur!..

Şeriate aykırı hiçbir hakikat olamaz; insanda zâhir ve bâtın soyundan tecelli eden her faaliyet ve bilgi, doğrudan veya dolaylı, onun mihengi içindedir... Şer'î olan ve şer'î olmayan ilimler ayırımı... Hakkında hüküm bulunan ve hakkında hüküm bulunmayan meseleler tefriki... Her mevzuun kendine mahsus usul, esas ve kurallarla ele alınabilir olma özelliği içinde, ikinci soydan faaliyet ve bilgi nevîleri dahi, hakikatini, "sistemler sistemi" çerçevesindeki alâka nisbetlerine göre bulur; doğrudur, yanlıştır, haktır, bâtıldır, yerinde doğrudur da genelleştirilince yanlışa düşülmüştür veya "mihraksız tümevarımın zafiyetiyle malül" tesbitine çarpmıştır, şudur, budur... Netice olarak bütün mesele, hakikatle Şeriat arasındaki büyük ve mutlak ahengin iltihak noktalarını kaybetmemekte!..

Bu eserin mevzuu, olağanüstü veya olağandışı sayılan ve hayrete sebep veya hayrete sebep addedilen çeşitli soydan hâdiselerle ilgili... Muradımızın kilitli olduğu noktayı, şuur nabzımızın attığı çevre hakikati ile birlikte "Çerçeve" isimli I. Levha'da belirttik... Ona bağlı bir husus olarak şu:
— "Dün muayyeniyetçi bir görüşle kuru akıl ve kuru mantık hesaplarıyla İslâm tarihinde kayıtlı çeşitli soydan harika ve olağanüstülüklere sırıtan ve "hurafe" diye niteleyen kâfir takımı, bugün, kendisine bir çıkış yolu arayan ve bu cümleden olarak dünyanın dört bir kültür ikliminden yeni bir tahassüs ve düşünce tarzı damıtmaya bakan Batı'dan heves, eski hâline ters-fakat yine İslâm düşmanı, bir takım veriler edinmeye meyletmekte, fizikî veya ruhî olağanüstü ve olağandışı hâdiselere ilgi duymakta; en azından bunun esintisi içinde..."
Bütün bunlar, gaipler ve meçhuller dünyasına tutkunluk işaretidir ve din ihtiyacının delilleridir. Sözkonusu din ihtiyacını tersinden verilerle kandırmaya bakanlara, kendi hâllerinin tesbiti de içinde, en muazzam kılavuz hikmet, İmâm-ı Rabbânî Hazretlerine âit şu sözdür:
— "Şeriat'ın hak olduğu şuradan bellidir ki, nefs onun tekliflerinden hiç hoşlanmaz!"
Her türlü başıboş arayış verimini ve tesbit olunmuş her hakikati yerli yerince koymak; bir nevî ruh kamaşması uyandıran ve küfre geçit veren harikalara dair hâdise nakillerindeki telkin gücünü, misliyle geri döndürecek gerçek imân ve din kutbundan pencere açmak... Bunu misâllen-dirdik; misallendirmek istedik!..

Zulüm, bir şeyi lâyık olduğu yerin gayrına koymak... Büyük İslâm velisi şöyle diyor:
— "Hakkı anacak yer gönüldür; ona Hakka gayr olanı koymak zulümdür!"
Ne için yaratıldık ve gönlümüze neleri dolduruyoruz... İşte bütün mesele!..