Kayan Yıldız Sırrı

Image 01
Eser No: 13
Sayfa: 208
Baskı: 4. Baskı
Tarih: Eylül 1996
Takdim İçindekiler Fragmanlar
Kayan Yıldız Sırrı
Şâh Eser - Şâheser

BİRKAÇ ÇİZGİ

Şiirin özünü dilin özünden anlamalı... Dilin özünü de ruhun özünden.

Kelâm, taayyün ve belirmek manasındadır ve ruhun isimlerinden biri de "kelme-i ehem"; öne alınmış söz, sözün ele alınmışı... Demek oluyor ki, meçhulden kurtarılması gereken malûmların başında, "her şeyden önce kelam vardı!" hikmeti bulunuyor.

"İç"in dışta bulunuşu şuuruyla dış'a ve iç'e, "dış"ın içte bulunuşu şuuruyla da iç'e ve dış'a bakışta zâhir olan ifâde şekillerinin her biri gibi şiiri de, dilin özünden anlamalı ki, şuur, şiir ve idraki dek noktada toplayan bir mânâ içinde değerlendirdiğimiz zaman, "şâir demek ehl-i hâl demektir" neticesi çıkırılacak kadar derin bir tecrit ve nâdîde bir kumaş dokusuyla karşılaşırız.

Evet; sahici şâir örneklerinden Şeyh Galib'e göre şair, "ehl-i hâl" demektir... Biz, zamanı aşan bâtın kahramanlarının şiir de dahil her sözünü toprak seviyeli her sözden üstün bilir ve buna şiiri dahil görürsek de, bu ifâdede, cemiyet memuriyeti içinde onun rüyâsını gören ve nabzını yakalayan şâirin ne olduğuna dair ölçüyü sezebiliriz.

Şâir, zamanın mânâsıyla mutabakatı olan bir mizaç!..

Ruhun habersiz bükülüşlerini bestelemeye memur şâir, gözü açık rüyâ gören; bir rüyâ tâbircisidir... İbiş münkirle sözde İslâm aydınının, hakikatinin İslâm tasavvufundaki "Vahdet-i Şuhut" mesleğinde bulunduklarını anlamadıkları veya tekerleme cinsinden kullandıkları bir ifâde ile, şâir:

- "Çağının mesulü ve şâhididir!"

Tasavvuf ıstılahında, velî, "ibn-i vakt" diye geçer; her işi vakit geçirmeden tam zamanında yapan, zamanın hâkimi ve sahibi... Bunun karşısında da "ibn-ü-z zaman" tâbiri vardır ki, rüzgâr ne taraftan eserse o cihete dönen dalkavuk manasınadır.

Şâir ile "müteşâir-şâirlik taslayan" arasındaki farkı analatabildim mi?

Ufuksuz tecrit yolunun yolcusu şâir hakkında koyduğumuz hüküm, Büyük Doğu Mimarı'nın koyduğu hükmün hasrı içindedir:

- "Şiir, bilerek veya billmeyerek, Allah'ı arama sanatıdır!"

Biz, mücerret fikirde onbaşı kültürüne bile mâlik olmayanlardan mareşal rütbeli şiirler çıkmayacağına, duygunun düşünceden ve düşüncenin duygudan süzülmesi gerektiğine inananlarız; gerisi, küçük hissilikler, espri ve köpük...

Yine bizim mâlik olduğumuz estetik ölçüsü çerçevesinde, doğrunun olmadığı yerde güzel de yoktur ve rastgele ibda çizgi dışıdır... İslâmî estetik idrakının temel taşı da budur!..

Şâir, zamanın nabzını tutan ve cemiyetin ruhî trafiği ortasında geliş-gidiş yönlerini kestiren anten kişi... Ve Büyük Dogu anlayışına göre, sanatı üzerinde düşünmeyen sanatkâr, kuyruğuna basınca bağıran bir hayvancıktan farksızdır; düşünüyor taklidi yapan da buna dahildir!..

Bu dava, içinde buluduğumuz şartlarda, bülbülün öteceği gül bahçesini de kendisinin kurması gibi, sanatkârından zamanın gayesi noktasına nisbetle yüzyılın diyalektiğini ister; ve böyle bir tesbit noktasına bağlanamayan her verim, rastgelelikte ve havada kalır.

Sanat üzerine ve sanatı üzerine düşünme bahsinde İBDA mayasında kendisine hayat hakkı arayamayan ve bulamayanlara yuh olsun!..

Demek oluyor ki, "şiir bir dildir", "her mevzu bir dildir" veya "münekkit yok" hakikatinin tesbiti yanında karargâh kuran İBDA kaçkını sahte, dışın dış yüzünden yarım yamalak anladığını boş teneke gibi yuvarlayarak gûyâ hükmün mâlikiymişcesine aktarır ve cingözlükle kendisini sıyırdığını sanırken, onu bu vasfıyla enselemeyi de ölçülendirmiş oluyoruz.

Tecrit stratosferinden mâlikiyet şartları billlurlaştırılan hükümleri kendi böcek seviyesinde mütalâa eden kıytırık soyu, tabiîdir ki, bir "yok"u izâh edendeki "var"ı, o hükmün kendisi gibi olanlara yöneltildiğini, bir yoktan şikayet hakkının sadece "var"ı tanıma liyakatinde olana âit buluduğunu da anlamaz.

Dipsiz sefalet!..

Tenkit ölçülerini de kendimiz koyma durumunda bulunduğumuza göre bir hususun belirtilmesinde yarar var:

Şiirin kitaplık bir çap ve tertip içinde görünmesi gereğine inananlar -ki biz bu görüşteyiz-, yakalanmış bir bütün sesin tecelli zeminine nisbetle dalga dalga yayılışı gibi, eserlerini mimarî bir ahenkle tertip durumundadırlar. O zaman da, meselâ bir hikmetin şiiriyetten uzak manzum ifâdesi, dağın doruğuyla birlikte eteğinin de bütünü temin etmesi gibi, kitaplık tertibi temin eden bir unsur olarak mânâlandırılmaya mevzu olurlar.

Bütünü temin eden unsur ve bütünün parçaya tecellisi hikmeti!..

Üstünde "şâir" yazan bir tenekeyi gezdirmeyi kâr bilen panayır soytarısı dangul dungul "müteşâir"lerden iğreniyoruz... Böyle olmamak!..

Şiirin gayesini, şâirin ne olmak, şiirin ne olması gerektiğini anlamak için, "sâf şiir"in abide şahsiyeti Fuzulî'nin şiir anlayışına bakmak yeter:

- "Şiir, kaynağı Allah'ın sanatında bulunan bir marifettir. Şâirin, İlâhi bir yardıma mazhar olmaksızın şiir söylemeye gücü yetmez. Bununla beraber şiir, -Allah'ın iradesine ve rızasına uygunluğun mihrak şahsiyetleri- Peygamberler için değil, dünya insanlarına mahsus bir sanattır; çünkü şiir, biz gibi eksiklerin süsüdür... Tabiat rüzgârlarının önüne katılarak çocukluk denizinden idrak ve his âlemlerine ulaşan şâir, şiir cennetlerine yaradılışındaki istidattan izin alarak girer ve cennet güzellerini andıran güzeller karşısında önce gönül yakıcı şiirler söyler. Hattâ, bu söyleyişleriyle şöhret bile kazanır; fakat bütün bu heves çağlarının şiirini, giderek ilim cevheriyle süslemek ve bütünlemek lâzımdır. Zira, ilimsiz şiir, temelsiz duvar gibi olur; temelsiz duvar ise, son derece itibarsızdır. Şâir, sanatında ilerledikçe, ilimsiz şiirden ruhsuz bir cesetmiş gibi tiksinir."

"Estetik ve şiir hikmeti" bahsindeki görüşlerimizi mustakil bir eserde çerçevelerken, "Kayan Yıldız Sırrı" hakkında 1983'deki bir tesbiti muhafaza etmekte belge değeri görüyoruz:

Şiir ve şiir hikmeti bahsinde de sürüngenlerden olmak istemeyeceğim ve araya fark çizgisi çekerek kendimi ayıracağım tabiîdir. Bağlı olduğum fikir mihrakının haysiyeti ve o mihraka nisbetimin "has ve hususiliği" bakımından rahatça ifâde edilebilir ki, rastgele ibda panayırında "kendinden başkayı red" tavrımızın hikmetini ve keyfiyetimizin ifşâını dangul dungul adam sürüsünün sultanî sükût(!) edasına mahkûm etmemek, bizzat "nisbet" tarzımızın ve "memuriyet" tavrımızın gereğidir. Bu yüzden -yine nisbet tarzımızın gereği olarak-, yapmak ve yaptığımızın ne olduğunu ayrıca belirtmek zorunluluğunu yükleyen zamanın şartları, bize, Amerikan "komedi" filmlerinde gülünecek yerlerin seyirciye "kahkaha" sesleriyle işaretlenmesi ve onun uyarılması gibi, eresin nasıl olduğunu söyleme hakkı veriyor: Şâh eserim ve şâhaser... Fark çizgisinin mahiyeti ve sebebi.

Neleri söyleyebilmek için ne olmak gerektiğini öğretebilmek bakımından, nerelerde ne söylediğimizi, hiçbir yerde "olmadan olmuş görünme" ve kendi kendinden ibaret "görünmek için görünmek" derdine düşmeyişimizi, mustakil bir "edeb" bahsiyle çerçevelesek yeridir!.. Öyleyse, edebi edepsizliğe mahkûm etmemek ve oldum olası katarımızı bön gözlerle seyreden mahlûkatı kıymeti bilici görmemek bakımından, Büyük Doğu Mimarı'nın "Müjdelerin Müjdesi" diye belirttiği kıymet hükmünün ehliyet ve hâkimiyet edasıyla bu eserin kıymet hükmünü belirtmemiz yerindedir: Şâh eser ve şâhaser!..

Bu eser, Büyük Doğu'ya "nisbet" tarzımın, sanat açısından da mihrakını bulmuş, billûrlaşan "bellibaşlı bir sanat anlayışı"nın ana hatlarıyla görünüşüdür:

BÜYÜK DOĞU'nun eşya ve hâdiseler karşısında "nasıl"ı temsil eden ruhunun "niçin"ini, yani teorik ve decrit buudunu, "doğrulaycılık usûlü" ve "intikal mihrakı"nı temsil etmem, sanat bahsine de nasıl yaklaştığımın rengini verir.

1986'daki üçüncü baskının yukarıdaki önsözünü aynen muhafaza ederken, kavga buudunun dışında başlıbaşına bir eser teşkil edebilecek olan "Şâh eser-Şâheser" alt başlığının tafsili için meraklılarına, "Tilki Günlüğü" isimli "rüyâ tâbirnâmesi" ve "ruhî roman" neviindeki kimlik eserime başvurmalarını tavsiye ederim... Yine mi Tilki Günlüğü?..

Zekânın özü, müsbet hayâl kabiliyeti... Bir insanda zekâ kabiliyeti de, "bu insanların sözlerini anladıkları kadar" dedikleri, batın kahramanlarının ağzından dökülen incilere nüfûz kadar... Yani şiir idrakı kadar... "Şiir idrakı", bir idrak buududur ki, ham yobazla kaba softa, bunun "Kur'ân idrakı" demek olduğunu bilmez... Şiir idrakı ile bir sanat dalı olan şiir arasındaki farka ve ilgiye dikkat... Ve şiir: Muhayyelâttan terekküb eden kıyas... Ve Üstadım'ın şâirane ifâdesiyle, hakikati polis üniformasıyla arayan ilim kadrosuna mukabil, onu hırsız gibi avlayan şâir... Şâir, kuru aklın dörtköşe hesaplarına sığmayan hakikatleri avlayan, gözü açık rüyâ görendir... Tarifi "arif"e ne kadar yakın ve bazen de aynı... Rüyâların adamıdır... Rüyâ tâbircisidir... Öyle ki, rüyâ tâbirinde başvurulan usûlleren biri de, sahici şâirlerin mısralarıdır... Bu satırları, "sanat üzerine düşünme" bahsine katınız!..

1996